Çekim Yasası Hakkında

İnsan olarak bu gezegen üzerinde yarattığın her şey, ilk önce zihninde belirdi. Bu gezegen üzerinde gördüğün, insani olan her şey ilk olarak zihinlerde belirdi ve sonra dış dünyada belirmeye başladı.

Anlaman gereken şey, bu gezegende yaptığımız iyi şeyler de kötü şeyler de Önce insan zihninde oluşuyor. Bu dünya için yaptıklarına önem veriyorsan, yani iyi şeylere neden olup olmama konusunda endişe duyuyorsan, zihnine nasıl baktığın ve zihninde iyi şeyler oluşturman, düşünmen çok önemli.

Eğer zihnine istediğin şekilde bakmaya gücün yetmiyorsa, dünyada oluşturdukların ve neden olduğun şeyler de gelişigüzel ve tesadüfi olacaktır. Yani zihnini istediğin yönde oluşturmayı öğrenmen, dünyayı istediğin şekilde oluşturmanın temel şartıdır.

iyi oturmuş ve yerleşmiş bir zihin “dilek ağacı” olarak tabir edilebilir. Eğer zihnini belli bir seviyede organize edebilirsen, zihnin de bütün sistemini organize eder. Vücudunu, duygularını, enerjini… Her şey o yönde organize olur. Öncelikle içindeki bu dört boyutu; fiziksel vücudun, zihnin, duyguların ve temel hayat enerjini bir yönde organize ettiğinde, bir kere bu seviyeye geldiğinde, istediğin her şey gerçekleşir. Küçük parmağını oynatmadan gerçekleşir.

Tabii harekete geçmek ve o yönde çalışmak da gerçekleşmesine yardımcı olur. Ama küçük parmağını oynatmana bile gerek kalmadan dahi istediklerinin peyda olmasını sağlayabilirsin, eğer bu dört boyutu tek yönde organize edebilirsen.

Şu an zihninde olan sorunun, her an zihninin yön değiştiriyor olması.  Sanki bir yee seyahate gitmek istiyorsun ve her iki adımda bir yönünü değiştiriyor gibisin. Böyle olunca, eğer oraya tesadüfen varmaz isen, hedefe ulaşman çok zor. Evet zihnini organize eder, ve içsel olarak zihnin sistemini organize eder ve bu dört temel boyutu -ki senin şu anda kim olduğunu belirliyorlar- tek yönde organize edersen, bunu yapabilirsin. Kendi kendinin dilek ağacı olursun ve istediğin her şey gerçekleşir.

Ama şu an hayatına bakarsan, şu ana kadar arzu ettiklerin, eğer gerçekleştilerse, işin kalmamış, şimdiye kadar arzuladığın her şey ve her insan bugün evinde belirse, onlarla yaşayabilir misin? Evet, güç sahibi olmak istiyorsan, bu gücün ve isteyip istemediklerinin sorumluluklarını taşıyabilmen çok önemli.

Şu an dünyanın hali, teknoloji ile çok güçlü konuma geldi ve bugün artık gezegeni imha etmek için 6 milyar insana ihtiyaç yok. Bir kişinin yanlış düğmeye basması gezegeni imha etmek için yeterli. Böyle bir güce sahip olunca, fiziksel, zihinsel, duygusal ve enerjik hareketlerin kontrollü olması ve doğruya yönelmesi çok önemli. Eğer böyle olmazsa tahrip edici olur ve kendi kendimizi tahrip ederiz. Şu an sorunumuz hayatlarımızı kolay ve güzel yapması gerekirken, teknolojinin tüm sorunların kaynağı haline gelmiş olması ki, bununla gezegenimiz gibi hayatımızın çok temel şeylerini dahi tahrip eder olduk. Nimet olması gereken şeyi felakete çeviriyoruz. Son yüzyılda bize inanılmaz ölçüde konfor ve kolaylık getiren, aynı zamanda hayatlarımıza tehdit oluşturur oldu.

Çünkü davranışlarımız bilinçli değil, “dürtü” seviyesinde. Yani temel olarak zihnini düzenlemenin anlamı, hal ve hareketlerinin dürtü seviyesinden, bilinçli seviyeye gelmesidir. Hiç beklemedikleri halde istedikleri gerçekleşen insanları duymuşsundur. Genelde bu itikatlı, inançlı insanlara olur.

Bir ev inşa etmek istediğini varsayalım. “Bir ev inşa etmek istiyorum ama kasamda 50 gümüş var. Ev inşa edebilmek için 50 altına ihtiyaç var. İmkanı yok, imkansız, olmaz…” diye düşünmeye başlarsan olmaz. “Mümkün değil” dediğin anda “istemiyorum” da demiş oluyorsun. Bir taraftan bir “arzu” oluştururken, diğer taraftan “istemiyorum” diyorsun. Bu çelişkili tutum ile, gerçekleşmez.

Bir Allah’a, bir dine, bir itikata inancı olan biri, temiz kalpli ve saf bir insan… İnanç bu tip insanlar için çok iyi işler. Düşünen, çok düşünen insanlar için inanç çalışmaz. Çocuk saflığında bir insan, camiye ya da kendi dini mekanına gidiyor ve “Bana bir ev ver, nasıl yapacağını bilmiyorum ama bana bir ev ver” der. Onun zihninde olumsuz düşünceler yok. Olacak mı? Olmayacak mı? Mümkün mü? Mümkün değil mi? sorularına yer yoktur. Gerçekleşeceğine inanır ve gerçekleşir. Allah gelip de onun evini mi inşa ediyor? Hayır…

Şunu anlamanı istiyorum. Allah senin için küçük parmağını bile oynatmayacak. Allah ile yaradılışın kaynağıdır işaret edilen. Yaradan kusursuz ve mükemmel bir iş yaptı. Bundan daha iyi bir yaradılış tasavvur edilemez. Evet, Yaradan mükemmel bir iş yaptı. Eğer hayatın senin arzuladığın gibi gitmiyorsa ve mutsuzsan, bunun tek sebebi hayatın senin istediğin şekilde olmadığını düşünmenden kaynaklanıyor. Evet, senin düşündüğün gibi değilse mutsuz oluyorsun, düşündüğün gibi ise mutlu oluyorsun. Bu kadar basit.

Eğer, hayat senin düşündüğün gibi olmalıysa, ilk önce nasıl düşündüğün, düşünsene ne kadar odaklandığın, düşüncende ne kadar istikrar olduğu ve bu düşünce sürecine ne kadar itina gösterdiğin, düşüncenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ya da boş bir düşünce olup olmadığını belirleyecek. Olumsuz düşünürsen, istediğin nasıl gerçekleşsin?

Bir şeyin mümkün olup olmadığını düşünüp durmak insanlığı harap ediyor. Bir şeyin mümkün olup olmadığını düşünmek senin işin değil. Bu kainatın işi. Senin işin sadece gerçekleşmesini istediğin şey için çabalamak.

Sana basit sorular sorsam sanırım cevaplarsın. Mesela “Oturduğun yerden uçarak kalkabilir misin?” desem, “Hayır” diye cevaplarsın. Peki “Oturduğun yerden yürüyerek kalkabilir misin” desem, bu kez “Evet” diyeceksin. Bunlara neden böyle cevaplar verdin? Çünkü geçmiş hayat tecrübelerin böyle. Daha önce defalarca oturduğun yerden kalkıp yürüdün ama hiçbir zaman uçarak havalanmadın. Yani geçmişte yaşadığın tecrübelere dayanarak bir şeyin mümkün olup olmadığına karar verdin. Ya da başka bir tabirle, şimdiye kadar tecrübe etmediğin, gerçekleşmemiş şeylerin gelecekte de gerçekleşemeyeceği kararını verdin. Bu, insanı ve insan ruhunu küçümsemek demek.

Şimdiye kadar bu gezegende gerçekleşmeyen, yarın gerçekleşebilir. İnsanoğlu gerçekleştirme kapasitesine sahip. Neyin mümkün olup neyin mümkün olmadığı senin işin değil. Bu kainatın işi. Buna kainat karar verecek. Sen sadece neyi gerçek anlamda istediğine bakmalısın ve bunun gerçekleşmesi için çabalamalısın. Eğer düşünce sürecin güçlü bir şekilde ve yoğunluğuna zarar verecek, hiçbir olumsuzluk barındırmıyor ve hiçbir olumsuz düşünceye takılmıyorsa, kesinlikle gerçekleşecektir.

Modern bilimin de ispatladığı gibi tüm evren bir enerji yankılanması. Titreşimden ibaret. Aynı şekilde düşünce de bir titreşim. Eğer güçlü bir düşünce oluşturur ve onu evrene salarsan, her zaman gerçekleşecektir. Genel olarak insanlar dini inançlarını olumsuz düşüncelerden arınmak için kullanıyorlar.

Bugün artık düşünen insan olarak, inancın ne kadar derin değil, ne kadar inançlı olduğunun bir önemi yok ille bir yerden kuşku kendini gösteriyor. Zihinlerimiz, şu an karşımızda yaradan belirse, ona teslim olmaz. O’nu önce, gerçek yaradan mı değil mi diye soruşturmak, araştırmak ister şekilde çalışıyor. Böyle bir zihinle zamanını inanç konusuna harcamamalısın.

Buna bir alternatif var: adanmak. Senin için önemli olan ve istediğin şeyi gerçekleştirmek adına kendini adarsan, tekrar ediyorum; düşüncen belli bir yönde organize olur ki, bu süreçte olur mu, olmaz mı düşüncesi olmaz ve engel kalmaz. Düşüncen serbestçe gerçekleştirmek istediğin yönde akmaya başlar. Ve bu bir kez olduktan sonra, düşünce de gerçekleşecektir.

Senin için önemli olanı gerçekleştirmek için, ilk ve en başta olan gelen istediğinin zihinde gerçekleşmesidir. “Bunun gerçekleşmesini istiyorum…” Gerçekten öyle mi buna bakman lazım. Çünkü hayatında birçok kez, bunu istiyorum dediğin ve gerçekleştiğinde de öyle olmadığını anladığın ve bir diğeri, daha sonraki ve hayır daha sonraki, hayır bu da değil daha sonraki diye aradığın çok oldu. Ne istediğin… ilk önce bunu keşfetmen gerekiyor. İstediğini bulduktan sonra ve kendini gerçekleşmesine adadıktan sonra, işte bu yönde sürekli bir düşünce akışı başlar. Bir kere yönünü değiştirmeden kesintisiz bir düşünce akışı oluşturabilirsen, kesinlikle bu düşünce gerçekleşecek ve de hayatında gerçek olarak belirecek. Ya bu bedeni bir dilek ağacı olarak dönüştüreceksin ya da büyük bir karışıklığa ki, her yerde olup durmakta.

Hepimizin içinde yaşamayı isteyeceği dünyayı oluşturamamamızın bir nedeni, çok fazla insanın yukarılara bakmakla meşgul olması. Çok fazla insanın diğer gezegenlerle bu gezegenle ilgilendiklerinden daha fazla ilgileniyor olması. Hayatlarının her alanını diğer gezegenler ile karşılaştırıyorlar ve devamında çok fazla insan cennete hizmet etmekle meşgul. Bu dünyanın hizmetinde değiller. Cennetin değil, yeryüzünün hizmetinde olan insanlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Bu gezegenin ana sorunu bu. İnsanlık için değerli, iyi olan, insan hayatının en kıymetli yönleri maalesef cennete havale edilmiş durumda. Örneğin sevgi (aşk) dediğinde, insanlar “Allah sevendir” diye karşılık veriyorlar. Ama bildiğimiz bir şey var ki, insanın sevebilme yetisinin olduğu. Bunu anlaman çok çok önemli ki, insanın sevebilme kapasitesinin olduğunu, insanın merhamet edebildiğini, insanın neşe kaynağı olabildiğini, insanın mutluluk duyabildiğini, bütün bu iyi ve güzel özelliklerin insanoğlu için mümkün olduğunu biliyorsun. Ama maalesef insanın bu iyi yönlerini cennete havale ettik.

Eğer istediğin dünyayı oluşturmak istiyorsan,  anlaman gereken bir şey var: Allah diyerek nereye yöneliyorsan yönel, Allah düşüncesi zihnine, etrafındaki yaratılmışların farkına vardığın için düştü. Yani yaratılmışlardan, yaradana vardın. O çok büyük  yaratıcı elbette. Allah olarak yöneldiğin, yaratılmışlığın kaynağı ve bu kaynak bizi yüzüstü bırakmıyor ve mükemmel bir iş yaptı. Ama şimdi asıl soru yönetimin nasıl olacağı sorusu. Eğer yönetim Allah’ta ise işler onun planına göre olacaktır. Ama sen bunu istemiyorsun. İstiyorsun ki, hayat senin istediğin gibi olsun.

Diyelim ki, belli bir konuda uzmanım ve bildiğim her şeyi sana yıllarca en ince ayrıntısına kadar öğrettim. Sonra sen o işin başına geçtin ama hala bir şey yapmıyorsun. Benim gelmemi ya da sana ne yapmam gerektiğini söylememi bekliyorsun. Bu iyi değil, işin başında olan sensin ve bu senin görevin. Aynı bunun gibi… Yaradan mükemmel bir iş yaptı ama şimdi burada olan sensin. Bu hayatın nasıl yaşanacağına sen karar vereceksin. Bu dünyayı nasıl istiyorsun, hangi koşullar içinde yaşamak istiyorsun? Bunlara bakman gerek.

Hayatının her devresinde, “bu bi’ olsun tamam, ondan sonra mutluyum, hayatım güzel olacak” diye düşündün. Ve oraya vardığında öyle olmadığını idrak ettin. Yenisi, yenisi ve bir yenisinin daha peşinden koştun ve böyle devam etti. En önemlisi, gerçekten ne istediğini bilmen. Ne istediğini bilmiyorsan, o zaman bir şeyler istemenin ve oluşturmanın zamanı gelmemiş. Gerçekten ne istediğine bakarsan, her bir insanın ne istediğine bakarsan, neşe içinde yaşamak, barış içinde yaşamak insan ilişkilerinde seven, sevilen ve şefkatli olmak istediklerini görürsün.

Başka bir tabirle, her insan kendi içinde ve çevresinde hoşnutluk arar ve memnun olmak ister. İşte bu hoşluk bedenimizde gerçekleşirse bunun adına sağlık deriz. Zihinlerimizde olursa neşe ve huzur deriz. Duygularımızda olursa sevgi ve merhamet deriz. Enerjimizde olursa keyif ve sevinç deriz. İnsanlık işte bunları arıyor.

Ofise çalışmaya da gitse, para kazanmak istediğinde, kariyer de yapmak istese, aile de kurmak istese, barda ya da camide de otursa, hep aynı şeyi arıyor: kendi içinde ve çevresinde hoşluk.

Madem bunu istiyorsun, bunun adını koyma ve kendini buna adama zamanı gelmedi mi? Yani sen müşfik bir insan, neşeli, seven, sevilen ve huzurlu bir insan olmak istiyorsun. Peki böyle de bir dünya istiyor musun? Huzurlu, sevgi dolu, neşeli… Peki hepsi bu mu? Senin için de, dünya için de, neşeli, sevgi dolu, huzurlu bir yaşam oluşturmak için yapman gereken tek şey, kendini buna adamak.

Her sabah zihninde bu basit düşünce ile başla: “Bugün gittiğim her yere, barış, sevgi, huzur ve neşe götüreceğim.” Bu sözünü günde 100 kere bozsan da ne olur ki? Kendini adamış bir insan için başarısızlık yoktur. 100 kere düşmüşsen 100 tane ders almışsındır. Kendini bu şekilde, senin için önemli olan şeyler için adarsan, zihnin organize olmaya başlayacak. Bir kez zihnin organize olunca, duyguların da organize olacak. Düşüncelerin ve duyguların organize olunca, enerjin de aynı yönde organize olacak. Düşüncelerin, duyguların ve enerjin organize olunca bedenin de organize olacak. Bu dörtlü aynı yönde organize olunca, düşündüğünü gerçekleştirme becerin olağanüstü olacak ve birçok açıdan, bir nevi yaratıcı olacaksın.

Bunu neden böyle söylediğimi anlamak için hayatın doğasına bir bak lütfen. Eğer bir muz yersen, dört saat içinde bu muz bir vücuda dönüşmüş olacak. Senin içinde hayat yaratan bir makine var. Bedeninin oluşmasını sağlayan bir makine. Ona bir muz veriyorsun ve o bundan bir insan bedeni yapıyor. Bir muzu insan dönüştürmek basit bir iş değil. Olağanüstü bir şey. Ve bu olağanüstü şey senin içinde bilinçsizce oluyor. Bunu bilinçli olarak yapabiliyor olsaydın, bilinçli olarak bir muzu bir insana dönüştürebiliyor olsaydın, sen de bir nevi yaratıcı olacaktın. İşte sen bundan daha az değilsin.

İşte bu yaratılışın kaynağı senin içinde çalışıp durmakta. Eğer bahsettiğim bu dört boyutu sırasıyla zihin, duygu, beden ve enerjiyi tek yönde kanalize edebilirsen, yaratılışın kaynağı seninle birlikte demektir. Ve oluşmasını istediğin şey zahmetsizce gerçekleşecektir. Bir kez bu şekilde organize olduktan sonra, artık bir karışıklıktan, kargaşadan ibaret değilsin demektir. Sen bir dilek ağacısın ve dilediğini oluşturma gücün var.

Sistemi istediğimiz doğrultuda organize etmek ve psikolojik bir karışıklıktan ibaret olmak yerine kendi kendimizin dilek ağacı olmak için, teknikler ve metodlar var. Bu yaradanı aramak ile ilgili değil, bu bir yaratıcı olmak ile ilgili. Bu ilahi olanı aramakla ilgili değil, ilahi olmakla ilgili. Çünkü ilahi olarak adlandırdığın, hayatın kaynağı olan her şey, her an seninle birlikte, içinde atmakta. Yoksa bir parça ekmek bir öğleden sonrasında bir insan bedenine dönüşemezdi.

Bir et ve kan parçası olmaktan bir yaratıcıya dönüşmek için hayatın kaynağı olan, hayatının her anında içinde çalışıp durmakta. Tek soru, bu kaynağa ve bu boyuta bağlantın var mı? Bahsettiğim dört temel boyutu organize etmek, senin o kaynağa bağlanmanı sağlayacak.

Bundan 100 yıl önce, elimde bir cep telefonu ve benim bu telefon ile dünyanın başka bir noktasındaki birinden haber alabildiğimi, iletişime geçebildiğimi görseydin, benim bir peygamber ya da mucize türü bir şey olduğuma inanırdın. Ama bugün sadece herkeste olan ve herkesin kullandığı bir alet. Bugün telefonu kullanmadan dünyanın başka bir noktasındaki birinden haber alabilmek ve iletişime geçmek, mucize olur.

Bu icat gerçekleşti çünkü zihin bunun gerçekleşmesini istedi. 100 yıl önce hiç kimse bunun mümkün olacağını düşünmedi ama bugün sıradan bir şey. Aynı şekilde birçok şey, bugün algı alanımızın dışında ama algı alanımıza girebilir ve yaratma yeteneğimiz daha da gelişir. İlk iş zihinleri organize etmek, duyguları düzenlemek, sonra da beden ve enerjiyi kanalize etmek. Bunlar olduğunda içindeki hayat oluşturan temel kaynakla bağlantıya geçebileceksin. Bu kaynağa bağlandığında, bu kaynağa girişin ve erişimin olduğunda yaratma gücün de olacak. Hayatını ve çevreni istediğin şekilde düzenleme gücün olacak.

İşte bu gücü yitirdiğimiz için kendimizi de çevremizi de karıştırıyor ve bozuyoruz. Eğer gerçek bir yaratıcı gibi, içimizde olan yaratıcı gibi, hayatlarımızı aynı incelikle ve aynı amaçla organize edebilseydik, bu dünya ve insanlık çok farklı bir düzeyde olurdu.

Sonsuz Bilinç

Şu an bilgisayarın ve cep telefonunda birçok yazılım ve sembol (icon) var. Herhangi bir sembole tıkladığında seni hemen yeni bir dünyaya taşıyacaktır. Taze ve kısmi bir gerçeklik ile karşılaşacaksın.

Cihazın içinde neler oluyor? Birçoğumuz cihazın parçalarını bilmiyoruz ve aslında bu umurumuzda da değil. Tüm istediğimiz o kısmi gerçekliğin, aradığımız dünyanın algısal deneyimi. Tıklıyor ve kullanıyorsun. Sadece bu kadar.

Eğer teknik bir altyapısı olan bilgisayar mühendisi ya da yazılımcı isen cihazın içinde neler olduğu konusunda bazı bilgilerinde olabilir. Çeşitli matematiksel işlemler, 1 ve 0 dizilimleri, aç-kapa’lar (ON / OFF)… Kavramsal bilimin lisanı ile, algısal dünyaları uyandıran AÇ (ON) ve KAPA (OFF) işlemlerini tetikleyen sembol ve yazılımları kullanan bir bilinçsindir aslında.

Daha da derine gidelim. Her birimiz, tüm yaşayan türler, böceklerden bal arılarına ve yunuslara kadar hepimiz, algısal organlarımız ve beynimizi kullanan bilinçleriz. Daha derindeki, algısal deneyimleme olarak açığa çıkan, mekansız sanal olabilirlik alanı ile karşılıklı iletişim halindeyiz. Bilinçlerimizin yol açtığı sayısız algısal gerçeklik var.

İşte sonsuz bilinç, sınırsız potansiyelde var olan bütün bu algısal gerçekliklerin yeridir. Gördüğün gerçek olan değildir. Algısal gerçekliğin var olan gerçeklik değildir. Kendine bir sor: “Kim bakıyor?” Sen ve ben, evrenin belirli bakış açısıyla kendine bakan gözleriz.

İşte Allah burada ve tüm var oluşun kendi özünce manalarını seyrediyor. Dünyanın belirli bir gerçek görünüşü yoktur. Sadece farklı resimler ve farklı bakış açıları vardır.

Kaynak Hakkında

Bilimsel eğitim almış insanların çoğu bugün, dışarıda bir varlık olan, geleneksel, dini tanrı imajına inanmakta güçlük çekiyorlar. Yine de bu varlık gizemi her zamankinden çok önem taşımaktadır.

Tüm galaksileriyle ve milyarlarca yıldızı ile görünen evrenin, aslında var olanın binde birinden bile daha azını oluşturduğunu biliyor olsak da, neden ve nasıl var olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Neden hiçbir şeyi olmaması değil de bir şeyleri olması söz konusu?

bugün madde ve enerjinin ayrılamaz olduklarını biliyoruz. Bu enerjinin kaynağı nedir? Büyük patlamadan önce ne vardı? Eğer 13,8 milyar yıl önce gerçekleştiyse, neden daha önce ya da daha sonra olmadı? Aslında büyük patlamadan önce dün ya da zaman gibi kavramlar yoksa “daha önce” demekle ne demek istiyor olabiliriz?

Tüm bunlara ek olarak, bildiğimiz yaşamın neden var olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Evrim yaşamın kaynaklarını değil, başka türlere dönüşümünü açıklar. Nöro bilimdeki ilerlemelere rağmen, renk, tat, ses, koku, şekil, yapı ya da hafızayı nasıl deneyimlediğimizi bilemiyoruz. Beyindeki bir elektrik sinyali nasıl oluyor da soğan kokusunu, sarımsak tadını, ilk görüşte aşkı ve huşu duygusunu oluşturuyor.

Bunlar bilimde “zor problemler” olarak kabul edilir.

Önde gelen bazı bilim insanlarının, filozofların, geleceği görenlerin zihninde yeni bir fikir ortaya çıkmakta. Sınırsız (mutlak) bilinç evrenin temelidir. Ne bir madde ne de bir enerjidir. Nedensel bir olasılıklar ve potansiyeller alanıdır. Bu yüzden de uzay, zaman, enerji ve maddenin kaynağıdır. Hem gözleyen hem de gözlenen olarak açığa çıkan temel durumdur. Başka bir deyişle, evrenin temel durumu olduğu için bizim de temel durumumuzdur. Çünkü biz evrenin bir aktivitesiyiz.

Eğer tüm etiketlerden, tanımlamalardan, algılamalardan, kişilik analizlerimizden oluşan kabuğu soyup çıkarırsak, geriye kalan mutlak (sınırsız) yapı ya da bilinç olacaktır. Sen ve ben tüm etiketlerimiz çıktıktan sonra, kaynağız… Bundan daha aşağısı, olayı olduğundan daha düşük seviyeye koymaktır.

Yalnız Olmamız Mümkün mü?

Evrende yalnız mıyız? Yalnız olmamız da yalnız olmamamız da kulağa muhteşem geliyor. Son elde edebildiğimiz bilgiler evrende yaklaşık 100 milyar galaksi olduğunu öngörüyor. 100 milyar yıldızı 100 milyar galaksi ile çarptığında hesaplanması ya da okunması pek de mümkün olmayan sayılarla karşılaşırsın. Ve tabii ki bu kadar yıldızın yanında trilyon üssü trilyon kadar gezegen ile…

Bildiğimiz yaşam türüne benzer yaşamların başka yerlerde de var olma olasılığı istatistiksel olarak çok güçlüdür. Unutma ki sadece bizim evrenimizden yani atomlardan oluşan bir evrenden bahsediyoruz. Bu atomik maddenin çoğunluğu hidrojen ve helyumdan oluşmaktadır. Geriye kalanı yıldızlararası uzayda henüz madde ya da yıldızla kaynaşmamış sadece yıldız tozu…

Kozmologlar, milyarlarca galaksiden, milyarlarca kere milyarlarca yıldızdan ve trilyonlarca kere trilyonlarca gezegenden oluştuğunu bildiğimiz evrenin, tüm kozmosun binde birinden bile daha azını oluşturduğunu tahmin ediyorlar.

Geri kalanı bilinmiyor. Bilinmemesinin nedeni de, kozmik ufkun öte ucunda, 47 milyar ışık yılı uzaklıkta galaksiler, bilinmez hale dönmektedir.

Bilinmiyor, çünkü ışık kozmik ufuktan bizim yerkiremize ulaşana dek, galaksimizdeki yıldızlar ve güneş sistemi termonükleer enerjilerini tüketmiş ve mutlak sıfırın ısıl dengeliliğinde yok olacaklardır.

Süper string ve çoklu evren teorisyenleri matematik olarak sayısız evrenler tahmin etmektedirler. Yaklaşık olarak 10 üzeri 500 evren…

Farklı uzay ve zaman boyutlarında ve muhtemelen farklı kozmolojik sabitlerden ve doğa kanunlarından oluşan evrenler. Eğer bu evrenlerde varlıklar varsa, bunu şimdi bilemiyoruz. Ve mevcut duyusal algılarımızla ve bunların uzantısı olan bilimsel araçlarımızla da muhtemelen daha sonra da bilemeyeceğiz.

Ama esas olan evrenin ya da diğer olası evrenlerin varlığı değildir. Önemli olan tüm bunların farkında olmamız, bu soruları sorabiliyor olmamızdır. bu bizim türümüze, insanoğluna özgü bir şey. En azından bilebildiğimiz kadarı ile…

 

Ölüm ve Doğum

Ölüm yaşama olanak sağlar.  Ölüm yaşamın zıttı değildir. Ölüm, doğumun zıttıdır.  Ve yaşam tüm yaradılışa olanak sağlayan, ölümsüz dansı birlikte oluşturan, doğum ve ölümün sürekliliğidir.

Dünyaya baktığımızda algısal süreklilik deneyimlesek bile, öyle bir şey yoktur. Kozmos ve içindeki her şey, başlar ve biter.

Bunun gibi vücudundaki hücreler de faklı zaman ölçeklerinde ölürler. Cilt hücreleri ayda bir ölür. Mide hücreleri beş günde bir ölür. Karaciğer kendini her altı haftada bir yeniler.

O hücrelerin içindeki genetik maddeyi yapan kozmolojik zamanın 13,8 milyar yılının hafızasını muhafaza eden DNA; bir kaç hafta öncesinin aynısı değildir. DNA’nı oluşturan ham madde olan karbon, hidrojen ve oksijen bile, her altı haftada bir değişir.

Fakat bu organlar ve vücudunun fiziksel özellikleri, devam eden döngüler ile kendilerini tazelemelerine karşın, iki hafta önceki mide hücrelerin ölü ve gitmiş olsa da, yeni olanlarda yiyeceğin nasıl hazmedileceğinin hafızası vardır. Geride gizlenen bir hafıza, vücudunda meydana gelen her şeyin bu reenkarnasyonunu yürüten bir giz vardır.

Her birimizin içinde gizlenen bu ifade edilmesi güç ÖZ nedir? Bebek yok oldukça ve yürümeye başlayan çocuk doğdukça sürekli kalan nedir? Veya çocuğun büyüme çağı sona erdikçe ve zamanla yetişkin ortaya çıktıkça sürekli kalan nedir? Bu, bilgelik geleneklerinin RUH diye adlandırdığıdır.

O sonsuzdur, ölçülemeyecek kadar büyüktür ve ölmez. O süresizdir, zamansızdır ve boyutsuzdur. O yerel macera yaşayan, insan bilincinin sınırlarını zorlayan ve yerel olmayandır.

Hareketsiz beden ve durgun evren kuruntusal fikrine dayanan kişisel ölüm korkunu yenmek istersen, o zaman kimliğini neyin başlayıp bittiği ile değil, asla sona ermeyen ruhunla tespit et. Geçmişi her an ve her gün sona erdir, çünkü geçmiş mevcut değildir. Senden evvel ortaya çıktığı için, her an bilinmeyen ve tahmin edilmeyene adım at.

Ölümü, yeni oluşuma sebebiyet veren “süreksizlik” olarak anla. Ölümü, kendini yeniden yaratmak için fırsat olarak anla. Senin ne zihin ne de beden olduğunu, fakat uzay ve zaman aracılığı ile kozmik macera içindeki hafıza ve isteğin karmik döngüsü olduğunu anla.

Şuur Hakkında

Varlık aleminin en büyük gizemi yine kendi varlığındır. Kimsin? Nereden geliyorsun? Ölünce nereye gideceksin? Ruhun nerede?

Yakından bakarsan hakikatin gerçek doğası açılacaktır. Moleküller ve atomlardan daha derine bakarsan, kuantum hakikat alemine girebilirsin. Ve bu hakikat boyutunda madde yoktur. Ne kadar küçük olduklarını düşünürsek düşünelim, aslında parçacıklar son raddede madde değildir. Hepsi potansiyel dalgalarıdır.

Dalgalar gerçeğin açığa çıkış şekillerinin birer temsilidir. Potansiyel dalgaları izlendiklerinde tek bir çıkışa dönüşürler. Ve böylece tekrar parçacık olarak görünürler.

Gördüğün fiziksel dünya hakikat değildir. Hakikatin gerçek doğası saf potansiyeldir. Sonsuz olasılıklar ve sonsuz yaratımdır. Gerçek hakikatin başı ve sonu yoktur. Mekanda ve zamanda mevcut değildir. Mekan ve zaman onda mevcuttur. Ve buna ŞUUR denir.

Bizim ve gördüğümüz her şeyin varlığı şuurun kavramsallaşmasıyladır. Şuur kavrar, yönetir, yapılandırır ve evren olur. Evrendeki deneyimlerimizin tümü şuurdaki kesintisiz hareketlerden ibarettir. Görüntü, duyum, düşünce, duygu ve sezgi olarak deneyimlediklerimizin her biri aslında şuurun nitelikleridir. Ve bu şuur bizim gerçek kimliğimizdir. Kim, ne ve ne kadar olduğumuzun cevabı hep şuurumuzdur.

Dünyayı kendi kişisel bakış açımız ile deneyimleriz. Nesneleri ve tüm varlıkları kendine özgü varlıklarında kendimizden ayrı olarak görürüz. Bu bir yanılsamadır. Sonuç olarak hepimiz, eş zamanlı olarak, tüm katmanlar ve tüm nesneler TEK bir şuuruz.

Ben O’yum. Sen O’sun. Her şey O.

Mevlana’nın deyişiyle: “Sen okyanusta bir damla değil, damladaki muazzam okyanussun.”

Newton Hareket Yasaları ve Kuantum Mekanik

Gözle görünen, maddesel, gözlerinin önünde olan her şey; gözle görülmeyen, ruhani ve daha yüce bir gerçeklikten doğmuştur.

Geçen yüzyıla kadar, evrenin fiziksel yasaları, Newton Hareket Yasaları ile çok açık bir şekilde anlatılmıştı. Algılarımız aracılığı ile olan hemen her şey açıklandı. Bu sayede batıl itikatlardan ilerlemiş bir devir olan bilim çağına giriş yaptık.

Fiziksel maddenin davranışını hesaplayabildiğimiz duyarlılık, otomobilden jet uçağı motoruna ve hatta uzay dışını keşfetmemize olanak sağlayan, insanların Ay’a ayak basmalarına imkan veren uzay gemilerine ve Mars Gezegeni’ni analiz etmeye kadar her şeyin yolunu açtı.

Bu bilimsel prensipler, kesin gözü ile baktığımız teknolojiyi oluşturmada iyi hizmet ettiler. Bununla birlikte bilim adamları, yüzyıl önce Kuantum Mekanik Matematiği ile en iyi şekilde tanımlanmış yeni yasaları keşfetmeye başladılar. Buna göre, maddesel evrenin kaynağı, tüm evrenin ham maddelerini içeren kuantum vakumda veya sıfır noktası enerji alanında bulunmaktadır.

Fakat bir sorun var. Kuantum dünyasının hiçbir özelliği, insan sinir sistemi tarafından doğrudan algılanamaz. Bir atom altı parçacığını veya bir olasılık dalgasını şimdiye kadar hiç gören olmadı. Buna rağmen, Kuantum Mekanik prensiplerini uygulama; örneğin transistörler, bilgisayarlar, siber uzay ve tüm kablosuz cihazlar aracılığı ile iletişim kurduğumuz çeşitli şekilleri, bugün var olan en başarılı teknolojileri meydana getirmiştir.

Hangi yasalar Evreni tanımlayabilir? Bir yanda Kuantum Mekanik, diğer yanda Klasik Fizik, bu iki temel yasa topluluğu olabilir mi? Algısal deneyimin pür hakikat olmadığını anlarsan, sorun çözüme kavuşur.

Algısal deneyim, zamana bağlıdır. Canlı türleri belirlidir ve beynimizin yansımalarıdır. Buna karşılık pür hakikat zamansızdır. Algının farklı biçimleri olarak ortaya çıkan olanaklar alanıdır.

Algısal yansımalar ve pür hakikat arasındaki farkı anlama, sadece hayatta kalman için önemli değildir. Aynı zamanda teki parçalara bölme, ayırma ve indirgemecilik yerine, yeni bir bütünsellik bilimini meydana getirebilir.