Doğaüstü Hakkında

Doğaüstüne inanır mısın?

Bu soruya cevap vermek için öncelikle, “doğal olan ne?, tümüyle nesnel ve hayali olanı nasıl deneyimliyoruz?” sorularını iyi anlamalısın. Bir bedende var olduğumuzu bilmemize rağmen, bedenin içine baktığımızda, içsel benlik, öz ya da ruh diye adlandırılan şeyi bulamıyoruz.

O zaman, bunu bilen, bileni bilen ve  bunu da bilen olarak sen (ben) kimsin? Daha beden içi deneyimlerimiz konusunda bir fikrimiz yokken, beden dışı deneyim diye adlandırdıklarımız hususunda nasıl sorular sorabiliriz ve cevaplar arayabiliriz ki?

Orada hiç kimse yok gibi?

Gizem, bir şekilde, bizim bedenin içinde değil de, bedenin bizim içimizde olduğunu anladığında çözülmeye başlayacaktır. Deneyimlediğimiz tüm dünya, alemler, evren, zihin, beden bizim en derinimizde, özümüzde, bir VAR olur, bir YOK olur.

İşte bu özbenlik, en derinimiz, kendisini uzay ve zamanda “gözlemci” olarak deneyimler. Mekansız olan, sadece geçmişi, şu anı ve geleceği de içeren bir şekilde, bağlantılı ve ilişkili değil, ayrıca uzaydaki tüm noktaların “an”ının da birbiri ile bağlantılandıran bilgi alanıdır. Bu paranormal (normal üstü, normal dışı), anlık iletişim ya da altıncı his veya telepati, kehanet alemi diye adlandırılır.

Hem normal hem de paranormal olanın bilincimizin bir projeksiyonu, yansımaları olduğunu fark edersek, her ikisi de eşit şekilde açıklanabilir ya da yine eşit şekilde açıklamamaz olurlar.

Bir dağın tepesinden yansıyan güzel ve kızıl bir günbatımını hayal et. Aslında beyninde bir günbatımı resmi yok ama görüntüsünü deneyimlemektesin. Pencereden baktığında bulunduğun şehri görürsün ama aslında bu görüntüyü yaratan beynindeki kimyasallardır. Bu esnada sen proton, nötron, elektron ve kimyasalları deneyimlemezsin… Bunlar sayesinde şehir görüntüsü deneyimini yaratırsın.

Aynı şehir örneğindeki gibi, temelde, en derinindeki varlığında yani bilinçte, mevcut olan tüm form olasılıklarını ve şekilleri ile bu dünyayı yaratırsın. İşte gerçekte sen busun!

Kendini normal ve paranormal arasında bir ayrın yapamayacak olarak görmenin sebebi, tüm var olanın düşünülmüş, tasarlanmış, oluşturulmuş, yaratılmış, düzenlenmiş, yönetilmiş ve senin varlığında açığa çıkmakta olmasıdır.

Hayal Hücreleri

Birçok insan tırtılları kelebeğe dönüştüren, fiziksel bir dönüşüm olan ve “metamorfoz” adı verilen bir aşamadan geçtiklerini bilir. İmajinal Hücreler olarak bilinen hücreler bu geçiş işlemine öncülük eder.

İmajinal hücreler, uçan bir yaratık olan kelebeğin taslağının bulunduğu genetik kodlamayı içermesinden dolayı tırtılın diğer hücrelerinden farklıdır. Tırtılın bedeni çözünüp bölünmeye başladığında imajinal hücreler,  yeni bir hayali planlamak için sanki canlılığını kaybeder, hareketsizleşirler.

Tırtılın bağışıklık sistemi bu hücreleri farklı olarak algılar ve hatta ona saldırır. Fakat imajinal hücreler, tırtılın bedeni yumuşayıp, peltemsi, hamur gibi ve morfoz olana kadar bu saldırıya karşı etkilenmeden sakince kalırlar. Ve sonra imajinal hücreler bir araya gelmeye başlar ve sarkık karkası, besleyici içecek olarak kullanırlar. Bu onların serpilip, gelişecekleri kültür ve gelişme ortamını oluşturur. Bir gün imajinal hücrelerin gelşime ve bağlantısallığı kritik bir hacme ulaşır ve böylelikle kelebeği kodlayan gen, tam da tırtılın hayatının sonuna geldiğini düşündüğü bir zamanda uyanır. Ve tırtıl kelebeğe dönüşür.

“Evrimsel zaman içerisindeki yaratıcı sıçramalarda bilincin rolü olduğu” fikri aklında bulunsun istiyorsan, o zaman sen ve ben “VAR”lığın en derinindeki noktada hücrelerimizin imajinasyonu yani hayaliyiz.

Bir sonraki evrimsel sıçramamız ne olacak?

Rumi şöyle demiş: “Öldüğümde bu boyuttan meleki boyuta geçeceğim. Meleki boyuttan geçtiğimde ise, sizin hayal edemeyeceğiniz olacağım.”

Peki şu anda neyi hayal ediyorsun?

Yaşam Bir Düş mü?

Bir rüyada mı yaşıyoruz? Gerçekten rüya aleminde yaşıyor olabilir miyiz?

Şimdi bir soru sormama daha izin ver. Kendini şu anın farkındalığı yerine, çoğu zaman geçmiş veya gelecek hakkında düşünürken bulmuyor musun? Eğer böyle ise hayal dünyasında yaşıyorsun.

Böyle dememin sebebi, hayal dünyasının tamamen ve bütünüyle zihinsel bir dünya olması. Algısal, subjektif gerçeğin hakikat değildir. Çünkü iç diyaloğunun yansımasıdır. İç diyaloğun şu anı deneyimlemene ait bir hayal oluşturur, ama sen ona “uyanıklık” dersin.

Bir çok durumda, çoğu insan bütün hayatını hayal dünyasında geçirir. Ve sen bunu anlamadan bir yaşam bitecek. Buda’nın söylediği gibi: “Ömrümüz sonbahar bulutları gibi geçicidir. Varlıkların doğum ve ölümünü izlemek, dans hareketlerini izlemeye benzer. Yaşam, dik bir dağdan aşağı akan sel gibidir.”

Uyanmak için, bize kabus olan içsel diyaloğumuzu, zihinsel konuşmayı kesmemiz lazım. Bir ağda boşluklar olması gibi, düşünceleriniz ve iç diyaloğunuzda da küçük boşluklar vardır. Bu boşluklar diğer gerçekliklere geçit sağlayan pencereler, dönüşüm vorteksi, girdabı ve koridorudur.

Eğer bu alemleri keşfetmeye hazırsan, derin, en derin varlığının özüne, kaynağa inmen lazım. Sen bu çoklu evrenler değil, özün, öz benliğin frekans alanları olarak yansıyan nihai yaradılışsın.

Düşünden, kozmik bilince uyanmalısın. Ve ötesine…