Salvador, Deli mi? Dahi mi? Dali mi?

Salvador DaliSürrealizm denince ilk akla gelen isim olmakla birlikte, bu gerçek üstücülüğünün yanısıra tüm marjinal halleri ve yaşam tarzı ile deli mi yoksa dahi mi olduğu merak konusu olan sıradışı Dali.

Reenkarnasyon

Salvador Dali doğmadan önce ailenin bir çocuğu daha olmuş fakat doğumdan sonra ölmüştü. Salvador ismi aslında bu kardeşine aitti ve 9 ay sonra doğan Dali ilk Salvador’a çok benzediği içi ailesi Dali’nin ilk Salvador’un reenkarnasyonu olduğuna inandı. 5 yaşında bu kendisine anlatıldı ve kardeşinin mezarına ziyarete götürüldü. Sonrasında Dali’de buna inanarak büyüdü.

Tamamen Uyumsuz

Akademiden uzaklaştırıldığı sene tutuklanarak cezaevine gire Dali sonrasında geri döndüğü akademiden bu kez mezun olmasına günler kala ihraç edilerek kovuldu.

Hitler Takıntısı

Apolitik olarak bilinen ve bunu doğrulayan açıklamaları da bulunan Dali, yine politik olmadığını savunduğu bir Hitler takıntısına sahipti. Bazı eserlerinde dolaylı bazı eserlerinde aşikar biçimde Hitler’i resmetmişti.

Para Yerine Sanat

Sekreterlerine para ödemiyor, bunun yerine yaptığı tablolardan hediye ediyordu. Gittiği restoran ve kafelerde çek yapraklarına rakam yazmak yerine karikatürler çizerek hesabı ödüyordu. Sonrasında bu çizimler sahiplerini milyoner etmeye yetmişti.

Açık Evlilik

Eşi Gala ile tanıştıklarında Gala bir fransız şair ile evli idi. Dali ile tanıştıktan sonra boşandılar ama Gala’nın eski kocası ile seks ilişkisi devam etti. Sonrasında Dali ve Gala evlenseler de her ikisi de başka insanlar ile görüşmeye devam ettiler.

Chupa Chups

Dünyanın en büyü lolipop üreticisi Chupa Chups’un logosunu Dali çizmiştir.

Karnabahar, Freud ve Heisenberg

Dali Freud’a hayrandı ve tablolarındaki soyut anlatım tarzı olan ve kendisinin paranoyak eleştirel yöntem adını verdiği yöntemi O’ndan esinlenerek geliştirmişti. Fizikçi Heisenberg’e de hayran olan Dali, O’nun da çalışmalarını ve O’ndan esinlendiklerini defalarca resmetmiş ve Heisenberg’e olan hayranlığını şu megaloman cümlesi ile ifade etmişti:

“Eskiden sadece kendime hayrandım. Artık hem kendime hem de Heisenberg’e hayranım.”

Logaritmik eğrilerinden dolayı hayran olduğunu belirttiği, bir defasında 500 kilo satın alarak Rolls Royce’u ile İspanya’dan Paris’e taşıdığı karnabahar hakkında söyledikleri:

“Aslına her şey karnabaharda bitiyor.”

Tasa – Tasarı – Tasarım – Tasarımcı – Tasarımcılık

Tasarım yapmak ve tasarımcı olmak ya da tasarımcılık ile uğraşmak. Son zamanlarda gereğinden fazla yerde ve gereksizinden fazla insanda karşımıza çıkmaya başlayan bir konu…

Tasarımın özünde “farkındalık içeren bir fikir” olduğundan ve bu fikir dediğimiz şey elle tutulur, gözle görülür bir şey olmadığından, ayrıca da canım, bi tanem Türk İnsanı’nda bolca bulunduğundan… bu aralar herkes tasarımcı.

Daha önceleri sadece (ya da büyük çoğunlukla) sektöre gönül vermiş, bu konuda kafa patlatan, ter akıtan, göz yoran insanların elitinde, saygın bir biçimde yoğrulan, konuşulan, tartışılan ve geliştirilen tasarım şimdi ayağa düşmüş durumda. Bir badana ustasına, elektrik tesisatçısına hatta kasaba, “ustanın işine karışılmaz” diye gösterilen itina ve çekimserlik tasarım insanına gösterilmiyor. Bunun nedeni ise boyanın ve boyacının, elektrik malzemesinin ve tesisatçının ve de etin ortalama ve kabullenilmiş bir fiyatı ve maddesel bir hacmi olmasına  karşın, tasarım dediğiniz bokun (pardon!) ne olduğunun belli olmaması… daha doğrusu böyle sanılması.

Efendim… (bak öfkelendim yine, kesin osmanlıca kelimeler kullanmaya başlayacağım)…, diğer zanaat mesleklerinde çıraklık, kalfalık ve ustalık müesseseleri (buyrun işte…) yerleşmiş ve bunun işe yararlılığı defalarca test edilmiş olduğundan; ve de bu meslekleri beceremediğinde kolunu, başını, kıçını kaybetme riski olduğundan; ve de ayrıca kıçından uydurarak (tasarım böyle yapılıyor, biliyorsunuz !) yapılabilecek birer meslek olmadıklarından öyle her canı sıkılan mahluğun niyetlenebileceği bir halt değil… Ama tasarım öyle mi ? Rica ederim… onu buna yakıştır, şunu şuna yapıştır, itiştir, kakıştır, tak-takıştır, sür-sürüştür, bul-buluştur… bi de zevksiz hıyarın teki (pardon!) beğeniverirse, ohhhh değmeyin keyfine,… nur topu gibi bir tasarımcımız daha oldu…

İnsanın Kendine Ettiği

Neyse, anlaşıldığı üzere ben ağzımı bozmaya başlamadan (daha bozmadım evet, gerçekten…) konuya yönelsem iyi olur. Tasarımcılığın, tasarımcı ve tasarımın bu hale gelmesinin, bu derece küçülmesinin ve küçümsenmesinin başlıca sebeplerinden birisi tabii ki sektörün kendi insanları. Aslında böyle bir cümle kurmak insafsızca olur, şöyle düzeltelim : “sektörden olduğunu ya da olabileceğini sanan insancıkları”… kimse ağır konuştuğumu falan düşünmesin, meslek elden gidecek hale gelmiş, ben de çok daha ağır kelimeler var… yazı uzayacak gibi duruyor, oraya saklıyorum :)

Yazının başlarında bahsi geçtiği gibi bu aralar herkes tasarımcı (hatta dizaynır falan), bize akıl vermeye başladılar… Bunun sebebi sektörü işgal etmiş kendini tasarımcı sanan fakat muhtemelen bir kaç sene içerisinde, “ya ben şu pederin (peder = baba) dükkana geçeyim en iyisi … abi ticarete atılalım, ticarete; gıda işinde bok gibi para var… boşver bu işleri kaptan; kadın – çocuk, ne yapsan satılıyor, para tekstilde oooolum (oooolum = oğlum)” gibi cümleler ile aramızdan ayrılacak fakat hiç bir zaman rahmetle anılmayacak ufaklıkların da aslında sebebi müşterileri, yani bu cimcimelere para veren (ciddi ciddi) işverenler ve iş sahipleri. Henüz tasarıma dair meslek grupları halen daha kriz dönemlerinde ikinci plana düşen, sektörel gerekliliğin fil ayakları haline gelemediğinden, yeterli harcama ve emek sarfedilmediğinden, stratejiler bu mecralara oturtulmadığından yanlış tasarım ve tasarımcı yüzünden çok büyük paralar ve emekler zayi olmaya başlamış değil. İnşallah (şu anda işimiz hakikaten Allah’a kalmış durumda) günün birinde yanlış tasarım ve tasarımcılar yüzünden birileri parasını, markasını, yıllarca emek verdiği fabrikasını ve pazar payını kaybetmeye başladığında; “ya benim bi arkadaş var web sitesinden anlıyor, ucuza hallederiz”, “boşver patron ajansa, tasarımcıya o kadar para mı verilir, benim kayinço çakıyo bu mevzuları, kataloğu yaptırıveririz, bi göynek (göynek = gömlek) bi pantolon hediye ederiz”, “ya Allah aşkına (Allah’ı karıştırmadan olmaz tabii) taş attın da kolun mu yoruldu, zaten internette herşey var, vaktim olsa ben bile yaparım noolcak” lardan kurtulacağız…

Dijital teknolojilerin ve enformasyonun çok hızlı gelişmesi, yayılması ve kolay erişilebilir, kullanılabilir hale gelmesi ile birlikte tasarım ve tasarımla üretilmiş öğeler artık hayatımızın içinde, gözümüzün önünde. Bu aşinalık sebebiyle artık sözümüzün dinleneceği yerlerde, söz dinler hale geldik. Bunun da sebebi tasarımın kendisi ne yazık ki.

Çünkü, netice itibari ile tasarım dediğiniz hadise gerçekten de herkesin yapabileceği bir şey. Şöyle bir örnek vererek asıl anlatmak istediğim konuya giriş yapabilrim. Diyelim ki; kahveyi bol tüketen bir insansınız ve elinizdeki, önünüzdeki işle ilgilenirken kahve fincanının kulbunu denk getiremeyip dökmekten ya da konsantrasyonunuzu kaybetmekten şikayetçisiniz. Bu sebeple düşündünüz ve dört tarafında da kulbu olan bir fincan olsa, elimi attım mı yakalarım dediniz. Sonra da oturup bunu elinizden geldiğince tarif edilebilir olacak kadar kağıda karaladınız ve de gidip bir promosyon firmasına parasını ödeyip yaptırdınız…. Tebrikler, şu anda tasarımını tamamlamış bir insansınız, hatta o kahve fincanı için bir tasarımcısınız. Fakat, belki de çok üzüleceksiniz ama “tasarımcı” meslek kimliğine sahip bir insan değilsiniz.

Tasarım işinin emek kısmındaki üç aşamayı tamamladınız, bu bir gerçek: TASA + RI + M… kahveyi dökmek ve konsantrasyona dair bir “TASA”nız vardı. Bunu kağıda dökerek, tarif ederek, kendinizce çözümleyerek “TASARI” haline getirdiniz. Üretimini yaparak ve de kullanılabilir hale getirerek “TASARIM”ı gerçekleştirdiniz. E, o zaman niye tasarımcı olamadınız? Çünkü öyle aptal bir fincandan kahve içemezsiniz de ondan… dört kulptan birini tutmaya kalksanız diğerleri parmaklarııza dolanır. Hadi elleriniz küçük, parmaklarınız narin diyelim, içerken kulplardan biri çenenize dayanacağı için dudaklarınız yetişmez; diliniz yanar, dudağınız yanar, eliniz yanar. O yanma ile bütün fincanı avret mahalinize dökersiniz bir daha ne cinsel hayatınız ne de çocuğunuz olur :)… abarttığımı düşünen var ise sıcak kahveyi malum yerine dökmeyi deneyebilir… :) gördünüz mü tasarım aslında ne kadar ciddi, ne kadar ciddiye alınması gereken, ne kadar ciddi sonuçlar doğurabilen bir iş… :)

Peki, tasa – tasarı – tasarım sıralamasını hemen herkes başarabilirken “tasarımcı” mesleğine bazıları sahip olabiliyor. Neden kimilerinin anlattıkları “abi aklıma acayip bir fikir geldi” de kalırken, kimilerine de bu iş yüzünden para ödeniyor, saygı duyuluyor, sözü dinleniyor. Ya da soruyu şöyle soralım: kiminin tasarımı çok değerliyken, kiminin ki neden beş para etmiyor? Millet hangi tasarıma para ödüyor? Cevap veriyorum : hiç bir tasarıma… tasarıma para ödenmez… hadi bakalım yazının başından beri ne anlatıyorum, şimdi ne söylüyorum diye düşünenler olabilir. Okumaya devam edin, anlatıyorum işte…

Ben Güzele Güzel Demem…

Tasarım tek başına hiç bir zaman para etmez. Kimse tasarıma para ödemez. Para ödenilen şey “GÜZEL”dir. Insanlar güzel olana, güzel bulduklarına para öderler. Şimdi iyice batırdık işte, çünkü güzellikte göreceli bir kavram hepinizin malumu üzre. Nasıl olacak bu iş diye düşünmeyin çünkü herkesin güzeli farklı. Herkesin güzelinin farklı olması kulağa korkutucu geliyor olsa da aslında çözüm tam da bu noktadan başlıyor.

Açıklamak gerekirse GÜZEL : “asgari müşterekte ve yüksek müsadede beğenilerin tatmin edilmesi” (Osmanlıca dersimize gelecek hafta aruz vezni ile devam edeceğiz :) ) işine denir. Bu ne demek diye soracak olursanız :
Yüksek Müsade : Size ne istediğini anlatan ve bu istediğini almak için para ya da başka bir bedel ödemeye niyetlenen kişi, kurum ya da topluluktur.
Asgari Müşterek : işi isteyen ve bedeli ödeyecek olanların dışında ortaya çıkan malzemeyi görecek,izleyecek ya da kullanacak olan kitledir.
Örneğin, moda tasarımcısı, stilist ya da tekstil sektöründe bir firma için basılı yayın hazırlamakta olan grafik tasarımcı iseniz, öncelikle firma sahibinin ve markasının anlatmak istediklerine uygun bir tasarım ortaya çıkarmalı, bu tasarımla hem eskiden beri anlatılanları ya da anlatılmak istenenleri oluşturmalı hem de bu ürünü kullanacak, görecek ve değerlendirecek insanlarında bir çoğunun beğenilerini karşılamalısınız. Daha somut bir açıklama ile: günümüz modern kadınına ait bir elbise tasarladığınızda, tasarladığınız elbise firmanın tarzına ve modern iş kadını konseptine uygun olmalı, sonrasında da o elbiseyi giyen, onunla dışarı çıkan kadın ile o elbiseyi onun üzerinde gören diğer kadınlar için de beğenilir olmalı ki yaptığınız iş hayra geçsin, firma sizinle, sizin de sayenizde bir adım ya da bir basamak daha ilerlesin ki… size tasarımcı deyip yine tercih etsin.

İşte tasarımcı kimliğine sahip insan türü, bu iki beğeniyi de tatmin etmeyi alışkanlık haline getirebilmiş, güzeli bulmayı, yakalamayı, beğendirmeyi öğrenmiş kişidir.

Stan Lee

Örümcek Adam, Demir Adam, Thor, Kaptan Amerika, X-MEN ve Marvel denince akla gelen tüm o fantastik süper kahramanların yaratıcısı, çocuklardan tüm yetişkin gruplarına kadar hemen her insanın hayatına dokunmayı başaran usta, Stan Lee.

YAP!

Fantastik Dörtlü ve X-MEN’i yayınladıktan sonra yayıncım satışların çok iyi olduğunu ve yeni bir seri daha yapmamı istediğini söyledi. Ben de çalıştım. Bir kaç hafta sonra Spiderman ile yanına gittim.

Ona süper bir fikrimin olduğunu, Örümcek Adam  diye genç bir karakter çalıştığımı anlattım. Bana bunun hayatında duyduğu en kötü fikir olduğunu, çünkü herkesin örümceklerden korkup nefret ettiğini ve hiç kimsenin bir örümceğe süper kahraman demeyeceğini anlatıp durdu. O an için yayınlanmasına izin vermedi.

İleride bir zaman herhangi bir serinin sonlanması için yayınlanan, pek de kimsenin umursamadığı bir kitaba ben Örümcek Adam’ı koydum ve yayınlandı. Ve tabii ki Best-Seller oldu. 🙂

İki hafta sonra yayıncım aradı: “Stan, hani geçenlerde anlattığın bir örümcek çocuk vardı benim çok sevdiğim… Onu yayınlama vaktimiz geldi.” 🙂

Dost Canlısı OL

Benim işlerimde hep bir sıcaklık vardı. Başka çizgi romanlar da vardı tabii ki piyasada ama bizden ayrılan tarafları okuyucuya mesafeli olmaları idi. Ben sıcak olmak taraftarı idim.

Okuyucu mektuplarını yayınlarlardı mesela ve şöyle başlardı : “Sayın Editor…” Ve onlar da cevap yazarlardı: “Sayın Okuyucu…” Bana da aynı şekilde mektuplar geliyordu ama ben onları şu şekilde yayınlamayı tercih ediyordum: “Sevgili Stan…” Ve aynı samimiyetle cevap veriyordum: “Hey, Charlie…”

Yaptığın İşe Değer Ver

Ben eğlence adamıyım yani işim insanları eğlendirmek. Ne kadar insanı eğlendirebilirsem o kadar iyidir benim için.

Fakat hayatımda bir dönem çok yanlış bir düşünce içine girmiştim. Kendi işime baktım ve bir de diğer köprüler, binalar, ilaçlar yapan adamlara bakıp küçümsedim. Fakat zaman içinde o kadar iyi anladım ki tüm bu insanların zor ve sıkıntılı hayatlarına neşe ve sevinç katan bendim.

Ben insanları eğlendiren ve onların hayatlarını daha güzel ve mutlu yapan adamım.

Eğlen

Yapmaktan keyif aldığım işi yapıyorum ve o yüzden yaratıcılık ve üretkenliğimden hiçbir şey kaybetmiyorum. Başkaları golf turlarından nemli toplantılara koşturup durabilirler.

Ben yeni dünyalar, yeni karakterler, yeni hikayeler ve onlara yeni yaşamlar yazıyorum. Hiç kimsenin işi benimki kadar keyifli ve eğlenceli olamaz. Sen de böyle hissedeceğin bir iş bul ve yap.

Bildiğin Gibi Yap

Yayıncım DC Comics’i ve satış rakamlarını duyup bir gün beni aradı ve dedi ki: “Stan, DC süper kahramanlardan oluşan bir ekip oluşturmuş ve çok seviliyormuş. Biz de böyle bir şey yapalım.”

Bunu duymak hiç hoşuma gitmedi çünkü benim kahramanlarımın her birinin insani tarafları ve kusurları vardı ve kendi hikayelerini yaşamaktaydılar. Halktan izole, gizli kimlikler ile kendilerine hiçbir şey olmayan kahramanlar değillerdi. Ben de aslında işi bırakmak istedim.

Bu halimi görünce eşim bana çok güzel bir fikir verdi. Madem bırakmak istiyordum, son işimi eğlenmek için neden kendi bildiğim gibi yapmıyordum? En kötü ihtimal ile kovulurdum ki zaten bırakmaya hazırdım. Ben de bunun üzerine kendi bildiğim gibi yaptım ve böylece Fantastic Four (Fantastik Dörtlü) ortaya çıktı ki hala daha en sevdiğim işimdir.

Son olarak ne yaparsan yap işini iyi yap, en iyi…

Fi / Altın Oran

Monalisa‘yı diğer kadın tablolarından ayıran özellik ne? Niçin papatya diğer çiçeklerden güzel ya da simgesel gelir? Peki ya neden Mimar Sinan‘ın eserleri mükemmeldir?

Tüm bu ve benzer soruların tek bir cevabı var: Altın Oran.

Altın oran doğada sayısız canlı ve cansızın yapısında, sanat ve mimarinin hemen tüm büyük eserlerinde yer alan sayısal bir değer: 1,618.

Bu sayının tarihçesi Leonardo Fibonacci ile başlar.  Leonardo Fibonacci italyan bir matematikçi. Fibonacci tavşan çiftliği olan bir arkadaşı ile tavşanların yavrulaması üzerine konuşurken, en az iki aylık tavşanların yavruladığını öğrenir. Matematikçi hassasiyeti ile bir çift tavşandan yüz ay sonra kaç tavşan çoğaltabileceğini hesaplamak ister.

İşte bu sayede meşhur sayı dizisi ortaya çıkar, Fibonacci Sayıları: 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, …Bu sayı dizisi her sayının kendinden önceki ile toplanması ile elde edilen sayı dizisidir. Ve bir Fibonacci Sayısı kendinden önceki sayıya bölündüğünde karşımıza Fi Sayısı çıkar, ve bu altın oranın ta kendisidir: 1,618.

Altın oran doğada her yerdedir. Hiç bir yaprak bir altındakini tamamen kapatacak kadar büyümez ve büyük yaprağın küçük yaprağa oranı Fi Sayısı‘na denktir. Bu sayede her yaprak güneş ışığından, havadaki nemden ve yağmur damlalarından faydalanabilir.

Dişi arıların erkek arılara oranı, ayçiçeği ve papatyanın merkezinden dışarı doğru tane ve yaprak sayıları, salyangozun bölmelerinin birbirine oranı ve tabii ki Monalisa Tablosu‘ndaki meşhur hanımefendinin oranı hep 1,618‘dir.

Şimdi güzel dediğin şeyler hakkında bir daha düşün :). 

Aziz Sarıyer

Derin Design‘ın kurucu ve sahibi, Derin Sarıyer‘in babası, Dünyanın en iyi yüz tasarımcısından biri, nadir bir kıymet olarak Aziz Sarıyer.

Dünyada insanoğlunun var olduğun günden bugüne kadar ki insanın, kendi hayatını geliştirmesi, yaşayabilmek adına yaptığı her türlü refleksler birer tasarım.

İnsanlar düşünebilme kabiliyetleri daha yüksek varlıklar olması sebebiyle, bir de hayal edebilme yani taammüden bir şeyleri kurgulayabilme yeteneğinden, zekasından dolayı da insanoğlu temelden bir tasarımcıdır.

Biz hayal taciriyiz sanki. Ee, hani oyuncaklara doyamamış bir çocuk düşünün, çok zevk alıyor oyuncaklardan ve oyuncak imalathanesi açıyor. Ve onun ticaretini yapıyor yani ama oyuncaklarla. Ben yaptıklarımı kendi oyuncaklarım gibi düşünüyorum.

Biz dünün ustasıyız, bugünün kalfası, yarının çırağıyız.

Philippe Starck ile Dahilik ve Delilik Arasında

En lüks yatlardan bir limon sıkacağı gibi genel amaçlı kullanım alanlarına ait tasarımları bulunan ünlü fransız tasarımcı Philippe Starck.

Uzun zamandır yeni şeyler üretiyorsunuz ancak hala yeni fikirleriniz varmış hissine kapılıyoruz. Gerçekten böyle mi?

Fikir üretmek için bir çok şeyin bir araya gelmesi gerekiyor.  Fakat bana sorarsanız bu bir delilik işi. Son zamanlarda gelişen beyin taramalarından da anlayabileceğimiz üzere, beynimizin mimarisi, snapsları ve kafamızın içindeki değişik oluşumlar yüzünden deli oluyorsunuz. Sanırım deliliğimin fikir ürettiği gerçeği hiçbir zaman kabul görmeyecek gibi duruyor.

Genç iken kendinizi ifade etmek, yaşamak, var olmak istersiniz. Bunları zamanında çok yaşadım ama şu anda genç değilim. Bugüne kadar var oldum ve var olmaya devam edeceğim. Var oluşu hak etmek için size verilen görev hizmet etmektir. 

Peki kime hizmet ediyorsunuz? 

Kendi kendime. Herkesin kendine ait bir hedef kitlesi var. Herkes bir topluluğa mensup. Hiçbir zaman başkaları için düşünmemeniz gerekiyor. Kendiniz, karınız, kızınız, arkadaşlarınız için düşünmelisiniz. O zaman pazarlamaya aykırı olarak hareket etmiş, hakikat ve dürüstlük adına bu işi icra etmiş olursunuz. Her topluluğun kendine özgü bir tasarımcısı var. Başkalarının tasarımcısı olmayı denememelisiniz. 

Daha önce rüyalardan ilham aldığınızı söylediniz. Bu doğru mu?

Kısmen de olsa ben bir otizm hastasıyım. Ama sonuç olarak otistiğim yani. 

Bunu nasıl biliyorsunuz?

Kimse ile konuşmadığınızda, başkalarını ziyaret etmediğinizde, televizyon izlemediğinizde, size anlatılanları anlamadığınızda, başkaları ile zaman geçirmektense kendi başınıza kalmayı tercih ettiğinizde hasta olduğunuzu anlıyorsunuz. Hatta hastalık hakkındaki bazı önemli noktaları idrak edebiliyorsunuz. Otizm beni kendi kendine yeterli kılıyor. Dış dünya ile tamamen bağlarım kesilmiş durumda. Bu soruya cevap vermek gerekirse, insanoğluna karşı derin bir aşk ve var oluşumuza dair derin bir merak besliyorum. 

Peki, herkesten uzak kalarak insanoğlunun sırrını nasıl çözeceksiniz?

Çünkü insanoğlu biziz. Sizin varlığınız bile bana insanoğlu ile ilgili bazı noktaları kavramamı sağlıyor. Size toplum tarafından verilen bazı sinyaller var. Bilinçaltına gönderilen küçük sinyaller. İnsanoğlunu onlar sayesinde anlıyorsunuz. Böyle çalışmamın nedeni ayrı düşünce yapılarına sahip olmamızdan kaynaklanıyor. 

Kariyeriniz boyunca hangi engellerle karşı karşıya geldiniz ve bulunduğunuz noktaya nasıl ulaştınız?

Önünüzde bir engel yok. Buraya adım adım geliyorsunuz. İlk önce sınıfta resim yaparak başlarsınız. Hoca da çalışmadığınızdan ötürü sizi sınıftan çıkarır. Bir şey öğrenme kapasitem olmadığından dolayı hiç sınava girmedim. Bir gün hocanız yaptığınız resmi ilginç buluyor ve ilk ticari hamlenizi orada gerçekleştirmiş oluyorsunuz. Hocaya çizdiklerinizi verin O da sizi rahat bıraksın. Beş yaşımdan beri çizimlerim ve icatlarım sayesinde geçiniyorum. Sonrasında bunu kademeli bir biçimde arkadaşlarınız için, sonrasında köyünüz için ve en sonunda ülkeniz için yapıyorsunuz. Dünyanın öbür ucundan biri sizi fark ediyor ve sizin yaptığınız işleri beğeniyor. Siz de devam ediyorsunuz. O yüzden dürüstlük buradaki en önemli nokta. İyi bir şey icra etmediğiniz anda bu hemen göze batıyor. Çalışmalarınızda bir çok faktörü göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Bu etkenlerden bazıları dürüstlük, kişisel çaba, yaratıcılık, başkalarını gözlemleme ve elinizden geldiğince bilgi edinme. Bunların hepsi bir bütün. Kısacası önünüzde hiçbir engel yok. 

Sizce Fransa ya da Avrupa küçük bir tasarım şirketi açmak isteyen gençlere yeterli yardımda bulunuyor mu?

Burada önemli olan konu tasarım değil. Tasarım yapıp yapmamaları umrumuzda değil. Size bir şey söyleyeyim: Her şeyi her yerde yapabilirsiniz. Toplama kamplarında insanlar ellerindeki patatesler ile bir telsiz sistemi yapmışlardı. İnsanlar kamptan kaçabilmek için sistemler geliştiriyorlardı. Bir maden ocağına ya da deliğe kafa üstü düştünüz diyelim. Oradan hala çıkma şansınız var. Hangi durumda olursanız olun bir şey üretebilirsiniz. Bunun heyecan verici ve güzel tarafı burada. Kolay olan bir şeyi neden yapalım ki? Bir şeyi yaratmak basit bir iş olsa evimizde otururduk. 

Ana akıma ait değilim cümlesi size ait. Yalnız şu anda jet sosyeteye mensup tasarımcılardan bir tanesi de sizsiniz. Size yapıştırılan bu etiket sizi rahatsız etmiyor mu? Yoksa bundan memnun musunuz?

Kamuoyunuzdaki imaj ile kişisel imajı karşılaştırmamak gerekiyor. İnsanlara bir şeyler anlatmak ve ilgisini çekebilmek için medya kuruluşlarının jet sosyeteye ve kamuoyu imajına ihtiyacı var. Ancak hakkında yazılan insanlar gerçekte jet sosyete olmayabiliyor. Gazetelere baktığınızda eşim ve beni çok göremezsiniz. Arada sırada aptal olmayan bir programda, güzel şeylerin konuşulabileceği formatlarda ben ve eşime rastlayabilirsiniz. Yani sosyeteye mensup değiliz. Adeta bir keşiş gibi yaşıyoruz. Size biraz garip gelebilir ama lüksü seven ve işinde  fazlası ile düzenli olan keşişler gibi hayatımızı sürdürüyoruz. 

İnsanları iki safha mı bölüyorsunuz? 

Kesinlikle. Bundan adım gibi eminim. İnsanların beni ne kadar çok sevdiklerini görmek inanılmaz bir şey. Bazı insanlar benim tanrı olduğumu düşünüyor. Bu tamamen saçmalık. Bazı insanlar ise bana baktıktan sonra ağlamaya başlıyor. Bazılarıysa düğünlerine gelmezsem evlenmeyeceklerini söylüyor. Bu bir delilik. Tamamen akılsızca. Hatta fazlasıyla utanç verici. Öte yandan bazı insanlar benden çok açık bir şekilde nefret ediyor. Anlamadığım bir şekilde diğer çevre ise beni öldürmeye hazır durumda. İçinde kötülük barındırmayan birisi olduğumdan ötürü onları anlamakta zorlanıyorum. 

Bazı çevreler daha ılımlı davranıp sizin çelişkili biri olduğunuzu söylüyor. Ekoloji hakkında çokça yorumda bulunuyorsunuz. Ancak tasarladığınız bir çok ürününüzde plastik kullanıyorsunuz. Bunu nasıl açıklayacaksınız?

Kendi ile çelişmeyen tek insan varsa o da benim. Bazen plastik kullamak inekleri öldürmekten ve ağaçları kesmekten daha çevreci bir hareket. Asıl olay daha çok üretimi kiminle ve nasıl yaptığınızla ilgili. Her zaman plastiği övmüşümdür. Tabii ki yenilen plastikten bahsetmiyorum. Bugünlerde bio-plastik adı verilen bir madde sayesinde istediğim alaşımı kullanıp doğayı koruyabiliyorum. Günümüzde moda olan ani yorumlardan kaçınmak gerekiyor. 

Tasarımlarınızın çevre ile ilgili ve sosyal alanlarda yaratabileceği zararları hesaplıyor musunuz? 

Kesinlikle. Ömrümüz bunu yapmakla geçiyor. O yüzden geçtiğimiz senelerde mobilyaların satılması yerine kiralanmasını öngörmüştük. Fakat malesef işe yaramadı. Kimse bunu yapmaz. Kimse mobilyalarını ikinci kere taşımaz. Senelerdir plastik sonrası çağından örnekler ile çalışıyorum. Petrol bitince plastik gibi konforlu bir madde dünya üzerinden yok olmuş olacak. Üçüncü dünya ülkelerinin yüzde sekseni plastiğe ihtiyaç duyuyor. Eşyalar çevre kirliliği yaratmıyor. Asıl o eşyaları satın alınca çevre kirleniyor. Çevrecinin ilk refleksi beni buna ihtiyacım var mı demek olmalı. Bunu herkes yapabilir. Buna ben de dahilim. Herkes kendi kendine bu soruyu sorabilir. 

Şu anda konuk olduğum ihtişamlı ve şahane evden bahsedelim. Tasarım ve inşa süreci uzun ve sancılıydı. Evinizi gördükçe ve içinde dolaştıkça kendinizi mutlu hissediyor musunuz?

Mutlu olduğumuzu bilmeden önce hedefime vardım mı sorusunu cevaplamalıyım. Amacım 30 yıldır süren bir takıntıyı sonlandırmaktı. İnşaatı bitmiş ve döşenmiş pahalı bir ev için fiyatı bir hayli uygun. Her zaman riskleri ortadan kaldırmak istemişimdir. 35 değişik tasarımdan oluşan, harcadığı enerjiden daha fazlasını üreten, ekolojiyi bozmayan ve insanların benimsemesi için sadelik içinde çizilmiş olan evler sunuyoruz. Bu evin özelliklerini barındıran bir ev tasarlamak benim sunma istediğim bir hizmetti. Evler makul bir fiyatla satılıyor ancak sistemimiz hala oturmuş durumda değil. Eğer iyi bir sanayileşme örneği gösterilirse evlerin fiyatları araba fiyatları kadar olabilir. 

Sizin için en önemli faktör estetik mi yoksa işlevsellik mi? 

Bu sorunun 18. yüzyıldan geldiğini düşünüyorum. İşlevselliğin her yerde olması gerekiyor. Şiirlerin bile bir işlevselliği var. Bir şiirde kullanılan kafiyeler ve onun verdiği ritim eseri güzel kılar.  Kullanılan kelimeler sizde görüntüler canladıracak ve fikir verecektir. En sonunda şiiri okuduğunuz kız kollarına düşecektir. Böylece işlevsellik kavramına uyulmuş olunur. Güzel olan her şeyin bir işlevsellik taşıması gerekir. 

İşlevsellik kelimesi ile devam edelim. Bu ev için Rico ile beraber çalıştınız. Ve projelerinizde işbirliği yaptığınız bir çok isim var. Bunlardan en tanınmışı da Steve Jobs. Gemisinin yapımı için beraber çalışmıştınız. Peki size nasıl geldi? İş ortamı nasıldı? 

Bunun hakkında konuşmayı pek sevmiyorum. Çünkü bu proje Steve Jobs’un kendi özel projesi. Kendisi sır saklamayı severdi ve benim bunun hakkında konuşmam doğru olmaz. İşin özü günün birinde kendisi için bir gemi istediğine karar verdi. Başta gemi fikrine sıcak bakmasa da bir gün fikrini değiştirip kendisine bir gemi hediye etmek istedi. Çünkü O da hayatı boyunca sıkı çalışan bir isimdi. Dünyayı tarayıp kendi felsefesine uygun, muhatap olacağı bir tasarımcı aradı ve görünüşe bakılırsa o insan bendim. Gemiyi ben çizdim. Tasarlayan kendisi değil. Jobs gerçeği çarpıtması ile ünlüdür. Gemiyi bir buçuk – iki saatte çizdim. Ve önüne maketi koydum. Hayallerindeki gemiden daha güzel olduğunu söyledi ve yedi sene boyunca ona dokunmadık. Steve ile tüm detayların üzerinden geçtik. Kendisi mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olduğundan ötürü çok yorucu ve efor gerektiren bir iş oldu. Steve mükemmeliyetçiliğin, düzenin ve takıntının tanrısıydı. Ve ben de kralıydım. Gerçekten felsefi bir ortak çalışmamız oldu. 

Bir alıntıya yorumda bulunmanızı istiyorum: “Bir daha bu kalitede bir gemi olmayacak. Çünkü bu iki dahi böylesine zor bir çalışmayı tamamlamak için bir daha bir araya gelmeyecek.” Bu doğru mu?

Doğru. Bu imkansız. İki kişi arasında geçen bir akıl oyunuydu ve kimse bir daha bunu yapamayacak. Steve ile ben bir olmuştuk. Ortak bir vizyon, deneysellik ve değişiklik arayışı… Maddiyatı reddetme anlayışı idi bu. Maddiyatı reddeden anlayışta bir tekne yaratmak gerçekten büyük bir paradoks teşkil ediyor. Ama biz yine de başardık. Bu soruyu benimseyen bir anlayışta olan, bu felsefeyi benimsemiş başka bir kişinin olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca harcadığımız zaman ve beyin gücü paha biçilemezdi. Bu geminin bir eşi benzeri daha olmayacak. 

Geminin dizaynını üstlendiği için buruk bir şekilde ayrıldığınızı söylediniz. Aranızda kırgınlık olmadan bu sorunu atlattınız mı?

Bu soruyu cevaplamayacağım. Dedikodu ile ilgilenmiyorum. 

O zaman çalıştığınız başka bir proje olan Virgin Galactic’ten bahsedelim. Elinizde uzaya yapılacak ilk turizm yolculuklarından birine ait olan bir biletiniz var. Bilinmeyene doğru olan yolculuğa bakış açınız nedir? 

Virgin Galactic’e göre ben bir tapınak muhafızı gibi bir şeydim. Bu projenin tapınak muhafızıydım. Çünkü bir çok insan bana bunun zenginlerin özel zevki olduğunu söyledi. Rolls Royce’dan sonra yata, yattan sonra jete, jetten sonra uzaya para harcayacağız. Bu hem doğru bir fikir hem de yanlış. Uzayın fethi, uzayı sahiplenmek bizim işimiz değil. Ordunun işi. Ve ben geleceğimi, büyük büyük çocuklarımın geleceğini orduya emanet etmek istemiyorum. Uzayı özelleştirmek, fiyatları düşürerek uzayı ulaşılabilir hale getirmek ilk etap. Bu bir son değil. İleriye yönelik bir hareket. 

Uzaya yolculuk hakkında nasıl hissediyorsunuz? 

Açıkçası Virgin’e yazıldığım zaman ile bu zamanım arasında ufak sorunlarım oldu. Şimdilerde klostrofobi krizleri geçiriyorum. Santrifüj eğitimine girerken de sorunlar yaşadım. Uzaya gidebilecek miyim, bilmiyorum. Çünkü sorunlar bir türlü çözülmek bilmiyor. 

Bu projenin sanat yönetmeniydiniz. Uzay giysilerini siz tasarladınız. Ancak okuduğuma göre insanların uzaya çıplak olarak gitmelerini istiyordunuz. Bu doğru mu? 

Hayır. Bu bir şaka. Bunu ne zaman söylediğimi bilmiyorum. Ama görünüşe bakılırsa tam da benim tarzımı yansıtan bir şaka. Evet, bunu söylemiştim. Bunu söylerken, insanların uzaya çıkarken onlara engel olan bir şeyin olmamasını istemiştim. Bir kural vardır, bilir misiniz? Ne kadar çok madde varsa o kadar az insana ait olan şey vardır. Bu yüzlerce muhteşem insan için bir yolculuk. O sırada kendilerini rahatsız hissetmemeleri gerekiyor. Giysilerin dikişlerinden rahatsız olmamak, pantolonun kemerinin rahatsız etmemesi gibi şeyler. Rüya ile temas halinde olmak. O yüzden yolcuların çıplak olmasını istedim. Gerçi uzay giysileri minimal bir şekilde tasarlandı. Onları rahatsız etmez. 

En çok hangi tasarımınız ile gurur duyuyorsunuz? 

Hayatımdan ve eşimden tabii. İnsani açıdan baktığım zaman kendimle gurur duymuyorum. Hatta sıklıkla, düşündüğüm kadar iyi olmadığım için kendimden utanıyorum. Aynı zamanda da yaşlıyım. Önümde en fazla 15 yıl var diyebilirim. Ve 15 sene sonra yakılmak ve küllerim ile dürüst bir insan olduğumun yazılmasını arzu ediyorum. 

Philippe Starck, bana mutluluğun resmini çizebilir misiniz? 

Biliyor musunuz, insanlar mutluluğa fazlasıyla takıntılı. Hayat zorunlu olarak mutluluk üzerine kurulmuş, hayatın amacı mutlulukmuş gibi algılanıyor. 

Ama onu arıyoruz.

Ben aramıyorum. Hatta bunu aramanın ahmakça olduğunu düşünüyorum. İlk başta hayatınızdaki rolü benimsemeniz lazım. Biz bir halatız. Her insan o halatın içindeki bir ip. Doğduğunuzda aileniz, toplum ve insanlık size halatta yer alması gereken bir ip veriyorlar. Bu ipleri bir halatın oluşması için hepimizin kullanması lazım. Bize verilen en büyük görev ailelerimizden gelen halatı sıkılaştırmak ve daha sonra onu gelecek nesillere daha sağlam bir şekilde devredebilmek. Benim yaptığım en iyi şey buydu.

Mirasınızı en güzel, en mutlu, en düzenli, en dürüst ve bol mizahla çocuklarınıza devredebilmek. İşte bu güzel bir şey. 

Teşekkürler Philippe Starck. Felsefi bir tartışmaydı.

Sandalyeden konuşmaktansa bundan konuşalım. 🙂

Steve Jobs ve Cilalanmış Sıradan Taşlar

Çünkü Bu İş Böyle Yapılır

İnsan şirket yönetmeyi nasıl öğrenir?

İş piyasasında geçirdiğim yıllar boyunca bir şey öğrendim. İnsanlara bazı şeyleri neden yaptıklarını sorardım. Cevap her seferinde kesin olarak “çünkü bu iş böyle yapılır” oldu. Kimse neyi neden yaptığını bilmiyor. İş piyasasında kimse pek derin düşünmüyor. Ben bunu öğrendim. Size bir örnek vereyim.Garajda Apple I’leri üretirken kaça mal olduklarını tam olarak biliyorduk. Apple II günlerinde fabrikada üretime başlayınca muhasebecilerin standart maliyet diye bir kavramı vardı. Baştan bir standart maliyet belirliyorsunuz. Sonra üç ayın sonunda bunu yeniden ayarlıyorsunuz. Sürekli bunu neden yapıyoruz diye soruyordum. Cevap ise “bu iş böyle yapılıyor” oluyordu. Altı ay kadar bunu araştırdıktan sonra fark ettim ki bunun yapılmasının nedeni kaça mal olacağını bilecek kadar iyi maliyet kontrolünüzün olmamasıydı. Siz de bir tahminde bulunuyordunuz. Ardından o çeyreğin sonunda tahmininizi düzeltiyordunuz. Kaça mal olduğunu bilmemenizin nedeni ise bilgi sistemlerinizin yeterince iyi olmamasıydı.  Ama kimse bunu bu şekilde ifade etmiyordu. Daha sonraları Macintosh için otomatik fabrikayı tasarladığımızda bu dönemi geçmiş kavramlardan kurtulabildik. Bir malın kuruşu kuruşuna kaça mal olduğunu bilebiliyorduk. 

Ben iş dünyasındaki birçok şeye folklor diyorum. Öyle yapılıyorlar çünkü dün de öyle yapılmışlar. Ve ondan önceki gün de. Bu da şu anlama geliyor: Çok sayıda soru sormaya, birçok şeyi düşünmeye ve büyük emek vermeye gönüllü iseniz iş yapmayı çok çabuk öğrenebilirsiniz. Dünyanın en zor şeyi değil. Roket biilimi değil yani 🙂 .

 

Bunu Hiçbir Zaman Para İçin Yapmadım

Zengin Olmak Nasıl Bir Şey?

Çok ilginç. 23 yaşında servetim 1 milyon doları aşmıştı. 24 olduğunda 10 milyonu… ve 25 olduğumda ise 100 milyon dolardan fazlaydı. Bu o kadar da önemli değildi. Çünkü bunu hiçbir zaman para için yapmadım. Bence para harika bir şey çünkü bir şeyler yapmanıza olanak sağlar. Kısa sürede kar getirmeyecek fikirlere ve benzeri şeylere yatırım yapmanıza olanak sağlar. Ama hayatımın özellikle o döneminde sahip olduğum en önemli şey değildi. En önemlisi şirketti. İnsanlar, ürettiğimiz ürünler insanların bu ürünler ile yapmasına olanak sağlayacağımız şeyler… O nedenle parayı pek düşünmedim. Hiç hisse satmadım. Her zaman şirketin uzun süreçte çok başarılı olacağına inandım.  

 

Süreç ve İçerik

Hewlett Packard’dan bir grup insanı işe almıştık. Onlar bu fikri anlayamadı. Anlamadılar. Kullanıcı ara yüzündeki en sıkı şeyin ekran altındaki yumuşak düğmeler olduğunu düşünen bir grup ile dramatik tartışmalar yaşadığımı hatırlıyorum. Orantılı aralıklı yazıtipi kavramını anlamıyorlardı. Fare kavramını anlamıyorlardı. Bu insanlarla tartıştığımı hatırlıyorum. İnsanlar bana fareyi üretmemiz beş yıl sürer ve tanesi 300 dolara mal olur diye bağırıyorlardı. Sonunda bıktım. Şirket dışına çıktım ve David Kelly Tasarım’ı buldum ve ondan bana 90 gün içinde bir fare tasarlamasını istedim. Onbeş dolara üretilebilen ve inanılmaz derecede güvenilir bir faremiz oldu. Bir açıdan Apple’da bu fikri yakalayabilecek kapasitede insanların olmadığını fark ettim. Anlayan çekirdek bir ekip vardı ama daha büyük bir ekip -ki çoğunluğu Hewlett Packard’dan gelmişti, konuyu hiç anlamıyordu. Bu noktada profesyonellik devreye giriyor.

Bunun bir karanlık, bir de aydınlık bir tarafı var değil mi?

Hayır, ne var biliyor musunuz? Bu iş karanlık ve aydınlık değil. Sorun insanların kafasının karışması. Şirketlerin de kafası karışır. Büyümeye başladıklarında başlardaki başarılarını tekrarlamak isterler. Bunların çoğu, başarının yaratıldığı süreçte her nasılsa bir sihir olduğunu düşünüyor. Bu nedenle süreci şirket çapında kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Çok uzun saman olmadan insanların kafası karışıyor ve süreç ile içeriği karıştırmaya başlıyorlar. Nihayetinde IBM’in çöküşü de bundandır.Dünyanın en iyi süreç insanları IBM’dedir. Sadece içeriği unuttular. Apple’da da biraz aynı şey oldu. İdari süreç konusunda çok iyi bir çok insanımız vardı. Sadece içerik konusunda hiç fikirleri yoktu. Kariyerim boyunca gördüm ki en iyi elemanlar içeriği arayan insanlardır ama onları idare etmek baş belası bir iştir. Ama buna tahammül edersin çünkü içerik anlamında çok iyidirler. Harika ürünleri ortaya çıkaran da budur. Süreç değildir. İçeriktir. 

Cilalanmış Sıradan Taşlar

Macintosh ekibinizden çok insanla röportaj yaptık. İş sonunda gelip sizin tutkunuza, vizyonunuza dayanıyor. Burada önceliklerinizi nasıl belirliyorsunuz? Sizin için ürünün geliştirilmesinde önemli olan nedir?

Apple’a cidden zarar veren şeylerden biri şuydu: Ben ayrıldıktan sonra John Sculley ciddi bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığa başka insanların da yakalandığını gördüm. Gerçekten harika bir fikrin işin %90’ı olduğunu ve diğer insanlara işte burada harika bir fikir var derseniz elbette gidip bunu yapabileceklerini sanma hastalığı.  Bunda ise şöyle bir sorun var: Harika bir fikirle harika bir ürün arasında muazzam miktarda zanaatkarlık vardır. Ve siz bu harika fikri geliştirdikçe fikir değişir ve olgunlaşır. Asla başladığı şekliyle bitmez. Çünkü işin inceliklerine girdikçe çok daha fazla şey öğrenirsiniz. Ayrıca görürsünüz ki çok büyük ödünler vermek zorundasınızdır. Elektronlara yaptıramayacağınız şeyler vardır. Plastiğe yaptıramayacağınız şeyler vardır. Ya da cama, ya da fabrikalara, robotlara… Ve bu konulara girdikçe görürsünüz: Bir ürün tasarlamak beş bin şeyi beyninizde tutmaktır. Bu kavramları, onları bir araya getirirsiniz. İstediğinizi elde etmek için yeni ve farklı şekillerde bir araya gelmeleri için zorlamaya devam edersiniz. Ve her gün bunları biraz farklı bir şekilde bir araya getirmek için yeni bir sorun ya da yeni bir fırsat olan yeni bir şey keşfedersiniz. Ve sihirli olan bu süreçtir. Başladığımızda birçok harika fikrimiz vardı. Ama ben her zaman şuna inanmışımdır. Gerçekten inandıkları bir şeyi yapan bir grup insan…

Küçük bir çocukken tanıdığım sokağımızda yaşayan dul bir adam vardı. Adam 80’li yaşlarındaydı. Biraz korkutucu bir görünüşü vardı. Onu biraz tanıma fırsatım oldu. Çimlerini biçmem için bana para vermiş falan olabilir. Bir gün bana, garajıma gel sana bir şey göstermek istiyorum dedi. Tozlu, eski bir taş parlatıcı çıkardı. Bir motor, bir kahve tenekesi ve aralarında bir bant. Benimle gel dedi. Arka bahçeye gidip birkaç taş aldık. Sıradan çirkin taşlar. Onları tenekeye koyduk. Yanına da biraz sıvı ve biraz da kum tozu.  Tenekeyi kapattık ve motoru çalıştırdı. Bana yarın yine gel dedi. Taşlar döndükçe gürültü çıkarıyordu. Ertesi gün gittim ve tenekeyi açtık. İçinden inanılmaz güzellikte cilalanmış taşlar çıkardık. İçeri giren o sıradan taşlar bu şekilde birbirlerine sürtünerek, biraz sürtünme yaratarak, biraz gürültü çıkararak, bu güzel cilalı taşlara dönüşmüştü. Bu hep aklımda kaldı. Tutkuyla bağlandıkları bir şey üstünde büyük emek sarf eden bir ekip hakkındaki mecazım… Bu takım sayesinde, bu inanılmaz derecede yetenekli insanlar sayesinde, birbiriyle çarpışan, tartışmalara girişen, bazen kavga eden, gürültü çıkaran… Ve birlikte çalışarak birbirlerini cilalıyorlar. Fikirleri cilalıyorlar. Sonunda da ortaya bu çok güzel taşlar çıkıyor. Açıklaması zor ve kesinlikle tek bir insanın sonucu değil. İnsanlar sembolleri sever. Ben belirli bazı şeylerin sembolüyüm. Ama Mac’te yapılan şey tam bir ekip çalışmasıydı. 

 

Önemli Olan Doğrusunu Yapmak

Bill Atkinson’dan harika bir alıntı yapacağım: “Birine işinin boktan olduğunu söylediğinde aslında ben pek anlamadım, lütfen açıklar mısın demek istemişsindir.”

Hayır, ben genellikle bunu demek istemezdim. Gerçekten iyi birilerini bulduğunda, gerçekten iyi olduklarını bilirler. Egolarına bakıcılık yapman pek gerekmez. Önemli olan iştir ve bunu herkes bilir. Önemli olan tek şey işin kendisidir. Bilmecenin belirli bölümlerini çözeceklerine güveniliyor. Bence gerçekten iyi olan ve işi yapacağına gerçekten güvenilen biri için yapabileceğiniz en önemli şey işleri yeterince iyi olmadığında bunu onlara göstermektir. Ve bunu çok açık bir biçimde yapmalı, nedenini açıklamalı ve onları yeniden yola sokmalısınız. Ve bunu, yeteneklerine olan güveninize şüphe düşürmeyecek ama o belirli konuda yaptıkları çalışmanın ekibin amacını destekleyecek kadar iyi olmadığı konusunda da yoruma pek de yer bırakmayacak şekilde yapmalısınız. Ve bunu yapmak çok zordur. Ben her zaman doğrudan bir yaklaşım göstermişimdir. Ve bence benimle çalışmış insanlarla konuşursanız gerçekten iyi olanların bunu çok faydalı bulduğunu görürsünüz.

Bazıları da nefret etmişti. Ben bir de haklı olmayı pek de umursamayan tipte bir insanım. Sadece başarıya önem veririm. Sorarsanız çoğu insan size bunu söyler. Çok kesin bir fikrim olmuştur. Ama onlar bunun tersini gösteren deliller sunduklarında beş dakika içinde fikrimi tamamen değiştirmişimdir. Çünkü ben böyle biriyim. Yanlış olmak benim için sorun yaratmaz. Sık sık hatalı olduğumu kabul ederim. Bunun benim için pek önemi yoktur. Benim için önemli olan doğrusunu yapmamızdır. 

 

Microsoft’un Tek Sorunu Zevksiz Olması

Peki ya Microsoft? Pazarın ezici devi onlar artık.Onlar da geleceğe uzanan FORD LTD gibiler. Cadillac olmadığı kesin. BMW de değil. Burada neler oluyor? Bu adamlar bunu nasıl başardı?

Microsoft’un yörüngeye çıkmasını mümkün kılan IBM adlı adlı bir Saturn V roketiydi. Böyle dediğim için Bill bana bozulacak biliyorum ama bu tabii ki doğruydu. Bill’in ve Microsoft’un hakkını vermek lazım. Bu harika fırsatı kendilerine başka fırsatlar yaratmakta kullandılar. Çoğu insan hatırlamaz ama 1984’de Mac çıkana dek Microsoft uygulama işinde değildi. Orası Lotus’un hakimiyetindeydi. Microsoft Mac için program yazarak büyük bir kumar oynadı. Ve berbat uygulamalar yazdılar. ama devam edip zamanla iyileştiler. Nihayetinde Macintosh uygulama pazarına hükmettiler. Sonra sıçrama tahtası olarak Windows’u kullandılar. Aynı uygulamalar ile PC pazarına girdiler. Ve artık PC’deki uygulamalara da onlar hükmediyor. 

İki karakter özellikleri var. Bence onlar çok kuvvetli fırsatçılar. Ve bunu kötü anlamda söylemiyorum. Ve iki, Japonlar gibiler. Durmadan saldırıyorlar. Bunu yapabilmelerinin nedeni IBM anlaşmasının sağladığı gelir akışıydı. Ama yine de bundan olabildiğince faydalandılar. bu nedenle onları takdir ediyorum. 

Microsoft’un tek sorunu zevksiz olması. kesinlikle hiç zevkleri yok ve bunun da anlamı şu: Bunu önemsiz bir ayrıntı olarak söylemiyorum çok önemli. Şu anlamda, orijinal fikirler bulmuyorlar ve ürünlerine pek bir kültür getirmiyorlar anlamında. “Peki bu neden önemli ki?” diyorsunuz. Orantılı aralıklı yazı tipi, dizgicilik ve güzel kitaplardan gelir. İnsan fikri buradan alır. Mac olmasaydı ürünlerinde bu asla bulunmayacaktı. Yani galiba hüzünleniyorum. Onların başarısı yüzünden değil. Başarılarını hiç sorun etmiyorum. Bu başarıyı ağırlıklı olarak hak ettiler. Benim sorunum üçüncü sınıf ürünler yapıyor oldukları gerçeği. Ürünlerinin hiç ruhu yok. Ürünlerine aydınlanma ruhu hiç yok. Çok sıkıcılar ve üzücü tarafı çoğu müşterinin de pek ruhu yok. Ama türümüzü yükseltmemizin yolu en iyisini alıp herkese yaymaktan geçiyor. Böylece herkes daha iyi şeylerle büyür ve bu daha iyi olan şeylerin inceliğini anlamaya başlar. Beni üzen şey Microsoft’un Mac Donald’s olması. Microsoft’un kazanmış olması değil, Microsoft’un ürünlerinin daha fazla içgörü ve yaratıcılık sergilemiyor olması. 

 

Sonunda İş Gelip Zevke Dayanıyor

Onu motive eden neydi?

Gençken Scientific American’da bir makale okumuştum. Gezegendeki muhtelif canlıların hareket verimliliğini ölçüyordu. Ayılar, şempanzeler, rakunlar, kuşlar, balıklar. Hareket etmek için kilometre başına kaç kilokalori harcıyorlardı?İnsanları da ölçmüşlerdi. Ve akbaba kazandı. En verimlisi oydu. Ve insanoğlu, yaradılışın tacı, insanı etkilemekten oldukça uzak bir puan alıp listenin üçte birine doğru bir yerlere yerleşmişti. Ama birinin aklına bisiklet üstündeki bir insanı ölçmek gelmiş. Akbabayı ezdi, geçti. Listenin en üstüne çıktı. Bunun beni çok etkilediğini hatırlıyorum. 

Şunu hiç unutmuyorum: İnsanlar alet yapar. Bizler doğuştan gelen insani yeteneklerimizi dramatik biçimde artırabilen aletler yapıyoruz. Apple’ın ilk günlerinde böyle bir reklam vermiştik hatta. Kişisel bilgisayar zihnin bisikletiydi. Ve ben tüm kalbimle inanıyorum ki tarih ilerledikçe geriye dönüp baktığımızda insanın tüm icatları arasında bilgisayar en üstte olmasa bile en üstlerde bir yerlerde yer alacak. Bu bugüne kadar icat ettiğimi en muhteşem araç. Ve tam olarak doğru yerde, Silikon Vadisi’nde, tarihsel olarak doğru zamanda, bu icadım şekillendiği anda yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Bildiğiniz gibi, uzayda bir vektör başlattığınızda, başlarda yönünü azıcık da olsa değiştirebilirseniz uzay birkaç kilometre ilerlediğinde sonucu dramatik olur. Ben hala o vektörün başlarında olduğumuzu düşünüyorum. Onu biraz doğru yönde itebilirsek ilerledikçe çok daha iyi bir şey haline gelecek. Bence birkaç kez bunu yapma şansımız oldu ve bunun bir parçası olan hepimize bu büyük bir tatmin sağlıyor. 

Ama hangisinin doğru yön olduğunu nasıl bileceksiniz?

Sonunda iş gelip zevke dayanıyor. İş, gelip zevke dayanıyor. Kendinizi insanın yarattığı en iyi şeylere maruz bırakmaya çalışmaya ve sonra bu şeyleri yaptığımız işe dahil etmeye çalışmaya dayanıyor.

Picasso’nun bir lafı vardır: “İyi sanatçılar kopyalar. büyük sanatçılar çalar” demiş. Ve büyük fikirleri çalma konusunda her zaman utanmaz olmuşuzdur. Bence Macintosh’u harika yapan şey biraz da üstünde çalışan insanların aynı zamanda dünyanın en iyi bilgisayar bilimcileri olan müzisyenler, şairler, ressamlar, zoologlar, tarihçiler olmasıydı. Ama bilgisayar bilimi olmasaydı da bu insanlar bu hayattaki başka alanlarda yine inanılmaz şeyler yapıyor olacaklardı. Bunları da yanlarında getirdiler. Hepimiz bu çabalara. bir sosyal bilimler havası kattık. Bu tavırla başka alanlarda gördüğümüz en iyi şeyleri bu alana çekmek istedik. Bence dar kafalı biri olursanız bunu yapamazsınız.