Kaynak Hakkında

Bilimsel eğitim almış insanların çoğu bugün, dışarıda bir varlık olan, geleneksel, dini tanrı imajına inanmakta güçlük çekiyorlar. Yine de bu varlık gizemi her zamankinden çok önem taşımaktadır.

Tüm galaksileriyle ve milyarlarca yıldızı ile görünen evrenin, aslında var olanın binde birinden bile daha azını oluşturduğunu biliyor olsak da, neden ve nasıl var olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Neden hiçbir şeyi olmaması değil de bir şeyleri olması söz konusu?

bugün madde ve enerjinin ayrılamaz olduklarını biliyoruz. Bu enerjinin kaynağı nedir? Büyük patlamadan önce ne vardı? Eğer 13,8 milyar yıl önce gerçekleştiyse, neden daha önce ya da daha sonra olmadı? Aslında büyük patlamadan önce dün ya da zaman gibi kavramlar yoksa “daha önce” demekle ne demek istiyor olabiliriz?

Tüm bunlara ek olarak, bildiğimiz yaşamın neden var olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Evrim yaşamın kaynaklarını değil, başka türlere dönüşümünü açıklar. Nöro bilimdeki ilerlemelere rağmen, renk, tat, ses, koku, şekil, yapı ya da hafızayı nasıl deneyimlediğimizi bilemiyoruz. Beyindeki bir elektrik sinyali nasıl oluyor da soğan kokusunu, sarımsak tadını, ilk görüşte aşkı ve huşu duygusunu oluşturuyor.

Bunlar bilimde “zor problemler” olarak kabul edilir.

Önde gelen bazı bilim insanlarının, filozofların, geleceği görenlerin zihninde yeni bir fikir ortaya çıkmakta. Sınırsız (mutlak) bilinç evrenin temelidir. Ne bir madde ne de bir enerjidir. Nedensel bir olasılıklar ve potansiyeller alanıdır. Bu yüzden de uzay, zaman, enerji ve maddenin kaynağıdır. Hem gözleyen hem de gözlenen olarak açığa çıkan temel durumdur. Başka bir deyişle, evrenin temel durumu olduğu için bizim de temel durumumuzdur. Çünkü biz evrenin bir aktivitesiyiz.

Eğer tüm etiketlerden, tanımlamalardan, algılamalardan, kişilik analizlerimizden oluşan kabuğu soyup çıkarırsak, geriye kalan mutlak (sınırsız) yapı ya da bilinç olacaktır. Sen ve ben tüm etiketlerimiz çıktıktan sonra, kaynağız… Bundan daha aşağısı, olayı olduğundan daha düşük seviyeye koymaktır.

Yalnız Olmamız Mümkün mü?

Evrende yalnız mıyız? Yalnız olmamız da yalnız olmamamız da kulağa muhteşem geliyor. Son elde edebildiğimiz bilgiler evrende yaklaşık 100 milyar galaksi olduğunu öngörüyor. 100 milyar yıldızı 100 milyar galaksi ile çarptığında hesaplanması ya da okunması pek de mümkün olmayan sayılarla karşılaşırsın. Ve tabii ki bu kadar yıldızın yanında trilyon üssü trilyon kadar gezegen ile…

Bildiğimiz yaşam türüne benzer yaşamların başka yerlerde de var olma olasılığı istatistiksel olarak çok güçlüdür. Unutma ki sadece bizim evrenimizden yani atomlardan oluşan bir evrenden bahsediyoruz. Bu atomik maddenin çoğunluğu hidrojen ve helyumdan oluşmaktadır. Geriye kalanı yıldızlararası uzayda henüz madde ya da yıldızla kaynaşmamış sadece yıldız tozu…

Kozmologlar, milyarlarca galaksiden, milyarlarca kere milyarlarca yıldızdan ve trilyonlarca kere trilyonlarca gezegenden oluştuğunu bildiğimiz evrenin, tüm kozmosun binde birinden bile daha azını oluşturduğunu tahmin ediyorlar.

Geri kalanı bilinmiyor. Bilinmemesinin nedeni de, kozmik ufkun öte ucunda, 47 milyar ışık yılı uzaklıkta galaksiler, bilinmez hale dönmektedir.

Bilinmiyor, çünkü ışık kozmik ufuktan bizim yerkiremize ulaşana dek, galaksimizdeki yıldızlar ve güneş sistemi termonükleer enerjilerini tüketmiş ve mutlak sıfırın ısıl dengeliliğinde yok olacaklardır.

Süper string ve çoklu evren teorisyenleri matematik olarak sayısız evrenler tahmin etmektedirler. Yaklaşık olarak 10 üzeri 500 evren…

Farklı uzay ve zaman boyutlarında ve muhtemelen farklı kozmolojik sabitlerden ve doğa kanunlarından oluşan evrenler. Eğer bu evrenlerde varlıklar varsa, bunu şimdi bilemiyoruz. Ve mevcut duyusal algılarımızla ve bunların uzantısı olan bilimsel araçlarımızla da muhtemelen daha sonra da bilemeyeceğiz.

Ama esas olan evrenin ya da diğer olası evrenlerin varlığı değildir. Önemli olan tüm bunların farkında olmamız, bu soruları sorabiliyor olmamızdır. bu bizim türümüze, insanoğluna özgü bir şey. En azından bilebildiğimiz kadarı ile…

 

Ölüm ve Doğum

Ölüm yaşama olanak sağlar.  Ölüm yaşamın zıttı değildir. Ölüm, doğumun zıttıdır.  Ve yaşam tüm yaradılışa olanak sağlayan, ölümsüz dansı birlikte oluşturan, doğum ve ölümün sürekliliğidir.

Dünyaya baktığımızda algısal süreklilik deneyimlesek bile, öyle bir şey yoktur. Kozmos ve içindeki her şey, başlar ve biter.

Bunun gibi vücudundaki hücreler de faklı zaman ölçeklerinde ölürler. Cilt hücreleri ayda bir ölür. Mide hücreleri beş günde bir ölür. Karaciğer kendini her altı haftada bir yeniler.

O hücrelerin içindeki genetik maddeyi yapan kozmolojik zamanın 13,8 milyar yılının hafızasını muhafaza eden DNA; bir kaç hafta öncesinin aynısı değildir. DNA’nı oluşturan ham madde olan karbon, hidrojen ve oksijen bile, her altı haftada bir değişir.

Fakat bu organlar ve vücudunun fiziksel özellikleri, devam eden döngüler ile kendilerini tazelemelerine karşın, iki hafta önceki mide hücrelerin ölü ve gitmiş olsa da, yeni olanlarda yiyeceğin nasıl hazmedileceğinin hafızası vardır. Geride gizlenen bir hafıza, vücudunda meydana gelen her şeyin bu reenkarnasyonunu yürüten bir giz vardır.

Her birimizin içinde gizlenen bu ifade edilmesi güç ÖZ nedir? Bebek yok oldukça ve yürümeye başlayan çocuk doğdukça sürekli kalan nedir? Veya çocuğun büyüme çağı sona erdikçe ve zamanla yetişkin ortaya çıktıkça sürekli kalan nedir? Bu, bilgelik geleneklerinin RUH diye adlandırdığıdır.

O sonsuzdur, ölçülemeyecek kadar büyüktür ve ölmez. O süresizdir, zamansızdır ve boyutsuzdur. O yerel macera yaşayan, insan bilincinin sınırlarını zorlayan ve yerel olmayandır.

Hareketsiz beden ve durgun evren kuruntusal fikrine dayanan kişisel ölüm korkunu yenmek istersen, o zaman kimliğini neyin başlayıp bittiği ile değil, asla sona ermeyen ruhunla tespit et. Geçmişi her an ve her gün sona erdir, çünkü geçmiş mevcut değildir. Senden evvel ortaya çıktığı için, her an bilinmeyen ve tahmin edilmeyene adım at.

Ölümü, yeni oluşuma sebebiyet veren “süreksizlik” olarak anla. Ölümü, kendini yeniden yaratmak için fırsat olarak anla. Senin ne zihin ne de beden olduğunu, fakat uzay ve zaman aracılığı ile kozmik macera içindeki hafıza ve isteğin karmik döngüsü olduğunu anla.

Şuur Hakkında

Varlık aleminin en büyük gizemi yine kendi varlığındır. Kimsin? Nereden geliyorsun? Ölünce nereye gideceksin? Ruhun nerede?

Yakından bakarsan hakikatin gerçek doğası açılacaktır. Moleküller ve atomlardan daha derine bakarsan, kuantum hakikat alemine girebilirsin. Ve bu hakikat boyutunda madde yoktur. Ne kadar küçük olduklarını düşünürsek düşünelim, aslında parçacıklar son raddede madde değildir. Hepsi potansiyel dalgalarıdır.

Dalgalar gerçeğin açığa çıkış şekillerinin birer temsilidir. Potansiyel dalgaları izlendiklerinde tek bir çıkışa dönüşürler. Ve böylece tekrar parçacık olarak görünürler.

Gördüğün fiziksel dünya hakikat değildir. Hakikatin gerçek doğası saf potansiyeldir. Sonsuz olasılıklar ve sonsuz yaratımdır. Gerçek hakikatin başı ve sonu yoktur. Mekanda ve zamanda mevcut değildir. Mekan ve zaman onda mevcuttur. Ve buna ŞUUR denir.

Bizim ve gördüğümüz her şeyin varlığı şuurun kavramsallaşmasıyladır. Şuur kavrar, yönetir, yapılandırır ve evren olur. Evrendeki deneyimlerimizin tümü şuurdaki kesintisiz hareketlerden ibarettir. Görüntü, duyum, düşünce, duygu ve sezgi olarak deneyimlediklerimizin her biri aslında şuurun nitelikleridir. Ve bu şuur bizim gerçek kimliğimizdir. Kim, ne ve ne kadar olduğumuzun cevabı hep şuurumuzdur.

Dünyayı kendi kişisel bakış açımız ile deneyimleriz. Nesneleri ve tüm varlıkları kendine özgü varlıklarında kendimizden ayrı olarak görürüz. Bu bir yanılsamadır. Sonuç olarak hepimiz, eş zamanlı olarak, tüm katmanlar ve tüm nesneler TEK bir şuuruz.

Ben O’yum. Sen O’sun. Her şey O.

Mevlana’nın deyişiyle: “Sen okyanusta bir damla değil, damladaki muazzam okyanussun.”

Newton Hareket Yasaları ve Kuantum Mekanik

Gözle görünen, maddesel, gözlerinin önünde olan her şey; gözle görülmeyen, ruhani ve daha yüce bir gerçeklikten doğmuştur.

Geçen yüzyıla kadar, evrenin fiziksel yasaları, Newton Hareket Yasaları ile çok açık bir şekilde anlatılmıştı. Algılarımız aracılığı ile olan hemen her şey açıklandı. Bu sayede batıl itikatlardan ilerlemiş bir devir olan bilim çağına giriş yaptık.

Fiziksel maddenin davranışını hesaplayabildiğimiz duyarlılık, otomobilden jet uçağı motoruna ve hatta uzay dışını keşfetmemize olanak sağlayan, insanların Ay’a ayak basmalarına imkan veren uzay gemilerine ve Mars Gezegeni’ni analiz etmeye kadar her şeyin yolunu açtı.

Bu bilimsel prensipler, kesin gözü ile baktığımız teknolojiyi oluşturmada iyi hizmet ettiler. Bununla birlikte bilim adamları, yüzyıl önce Kuantum Mekanik Matematiği ile en iyi şekilde tanımlanmış yeni yasaları keşfetmeye başladılar. Buna göre, maddesel evrenin kaynağı, tüm evrenin ham maddelerini içeren kuantum vakumda veya sıfır noktası enerji alanında bulunmaktadır.

Fakat bir sorun var. Kuantum dünyasının hiçbir özelliği, insan sinir sistemi tarafından doğrudan algılanamaz. Bir atom altı parçacığını veya bir olasılık dalgasını şimdiye kadar hiç gören olmadı. Buna rağmen, Kuantum Mekanik prensiplerini uygulama; örneğin transistörler, bilgisayarlar, siber uzay ve tüm kablosuz cihazlar aracılığı ile iletişim kurduğumuz çeşitli şekilleri, bugün var olan en başarılı teknolojileri meydana getirmiştir.

Hangi yasalar Evreni tanımlayabilir? Bir yanda Kuantum Mekanik, diğer yanda Klasik Fizik, bu iki temel yasa topluluğu olabilir mi? Algısal deneyimin pür hakikat olmadığını anlarsan, sorun çözüme kavuşur.

Algısal deneyim, zamana bağlıdır. Canlı türleri belirlidir ve beynimizin yansımalarıdır. Buna karşılık pür hakikat zamansızdır. Algının farklı biçimleri olarak ortaya çıkan olanaklar alanıdır.

Algısal yansımalar ve pür hakikat arasındaki farkı anlama, sadece hayatta kalman için önemli değildir. Aynı zamanda teki parçalara bölme, ayırma ve indirgemecilik yerine, yeni bir bütünsellik bilimini meydana getirebilir.

Doğaüstü Hakkında

Doğaüstüne inanır mısın?

Bu soruya cevap vermek için öncelikle, “doğal olan ne?, tümüyle nesnel ve hayali olanı nasıl deneyimliyoruz?” sorularını iyi anlamalısın. Bir bedende var olduğumuzu bilmemize rağmen, bedenin içine baktığımızda, içsel benlik, öz ya da ruh diye adlandırılan şeyi bulamıyoruz.

O zaman, bunu bilen, bileni bilen ve  bunu da bilen olarak sen (ben) kimsin? Daha beden içi deneyimlerimiz konusunda bir fikrimiz yokken, beden dışı deneyim diye adlandırdıklarımız hususunda nasıl sorular sorabiliriz ve cevaplar arayabiliriz ki?

Orada hiç kimse yok gibi?

Gizem, bir şekilde, bizim bedenin içinde değil de, bedenin bizim içimizde olduğunu anladığında çözülmeye başlayacaktır. Deneyimlediğimiz tüm dünya, alemler, evren, zihin, beden bizim en derinimizde, özümüzde, bir VAR olur, bir YOK olur.

İşte bu özbenlik, en derinimiz, kendisini uzay ve zamanda “gözlemci” olarak deneyimler. Mekansız olan, sadece geçmişi, şu anı ve geleceği de içeren bir şekilde, bağlantılı ve ilişkili değil, ayrıca uzaydaki tüm noktaların “an”ının da birbiri ile bağlantılandıran bilgi alanıdır. Bu paranormal (normal üstü, normal dışı), anlık iletişim ya da altıncı his veya telepati, kehanet alemi diye adlandırılır.

Hem normal hem de paranormal olanın bilincimizin bir projeksiyonu, yansımaları olduğunu fark edersek, her ikisi de eşit şekilde açıklanabilir ya da yine eşit şekilde açıklamamaz olurlar.

Bir dağın tepesinden yansıyan güzel ve kızıl bir günbatımını hayal et. Aslında beyninde bir günbatımı resmi yok ama görüntüsünü deneyimlemektesin. Pencereden baktığında bulunduğun şehri görürsün ama aslında bu görüntüyü yaratan beynindeki kimyasallardır. Bu esnada sen proton, nötron, elektron ve kimyasalları deneyimlemezsin… Bunlar sayesinde şehir görüntüsü deneyimini yaratırsın.

Aynı şehir örneğindeki gibi, temelde, en derinindeki varlığında yani bilinçte, mevcut olan tüm form olasılıklarını ve şekilleri ile bu dünyayı yaratırsın. İşte gerçekte sen busun!

Kendini normal ve paranormal arasında bir ayrın yapamayacak olarak görmenin sebebi, tüm var olanın düşünülmüş, tasarlanmış, oluşturulmuş, yaratılmış, düzenlenmiş, yönetilmiş ve senin varlığında açığa çıkmakta olmasıdır.

Hayal Hücreleri

Birçok insan tırtılları kelebeğe dönüştüren, fiziksel bir dönüşüm olan ve “metamorfoz” adı verilen bir aşamadan geçtiklerini bilir. İmajinal Hücreler olarak bilinen hücreler bu geçiş işlemine öncülük eder.

İmajinal hücreler, uçan bir yaratık olan kelebeğin taslağının bulunduğu genetik kodlamayı içermesinden dolayı tırtılın diğer hücrelerinden farklıdır. Tırtılın bedeni çözünüp bölünmeye başladığında imajinal hücreler,  yeni bir hayali planlamak için sanki canlılığını kaybeder, hareketsizleşirler.

Tırtılın bağışıklık sistemi bu hücreleri farklı olarak algılar ve hatta ona saldırır. Fakat imajinal hücreler, tırtılın bedeni yumuşayıp, peltemsi, hamur gibi ve morfoz olana kadar bu saldırıya karşı etkilenmeden sakince kalırlar. Ve sonra imajinal hücreler bir araya gelmeye başlar ve sarkık karkası, besleyici içecek olarak kullanırlar. Bu onların serpilip, gelişecekleri kültür ve gelişme ortamını oluşturur. Bir gün imajinal hücrelerin gelşime ve bağlantısallığı kritik bir hacme ulaşır ve böylelikle kelebeği kodlayan gen, tam da tırtılın hayatının sonuna geldiğini düşündüğü bir zamanda uyanır. Ve tırtıl kelebeğe dönüşür.

“Evrimsel zaman içerisindeki yaratıcı sıçramalarda bilincin rolü olduğu” fikri aklında bulunsun istiyorsan, o zaman sen ve ben “VAR”lığın en derinindeki noktada hücrelerimizin imajinasyonu yani hayaliyiz.

Bir sonraki evrimsel sıçramamız ne olacak?

Rumi şöyle demiş: “Öldüğümde bu boyuttan meleki boyuta geçeceğim. Meleki boyuttan geçtiğimde ise, sizin hayal edemeyeceğiniz olacağım.”

Peki şu anda neyi hayal ediyorsun?